TARİHSEL ROMAN · 2022

GANİMET
SAVAŞLARI Bütün İktidarlar Zalimdir

İnanç ne zaman iktidara, savaş ne zaman ganimete dönüşür?

Yaratılış anlatılarından Mekke ve Medine’ye, fetihlerden hilafet mücadelelerine, Kerbela’dan Karmatîlere uzanan geniş bir tarihsel yolculuk. Roman, kutsallaştırılmış anlatıların gerisinde iktidarın nasıl kurulduğunu, nasıl konuştuğunu ve kimleri kurban ettiğini sorguluyor.

Ganimetler, savaşlar, inançlar ve siyasi hesaplar yalnız geçmişin parçaları olarak değil, bugüne kadar uzanan bir iktidar döngüsünün sahneleri olarak yan yana geliyor.

Tarih · İnanç · İktidar · Ganimet · İnsan
Ganimet Savaşları · Bütün İktidarlar Zalimdir
M. Mehmet Ünver
Kitabın Başındaki Önsöz

İ. Metin
Ayçiçek

22 Ağustos 2021

Bir Yazar, Birçok Kitap ve Umut Dolu Bir Gelecek İçin

İsmail Metin Ayçiçek’in 22 Ağustos 2021 tarihli önsözü, yalnız romanı tanıtmakla kalmaz; M. Mehmet Ünver’in yazarlık çizgisini, üretkenliğini, hermeneutik yaklaşımını ve edebî gelişimini de değerlendiren kapsamlı bir metindir.

“Edebiyatta Hermeneutik üzerine araştırma yapmak istesem, sanırım Ünver’den daha iyi örnek bulmam hayli zor olurdu.”

Önsözün tamamını oku

Açıkçası değerli dostum Mehmet Ünver’in yeni kitabının baskıya hazırlandığını duyunca büyük mutluluk duymaktan öte, yazarına olan umutlarımın ölçüsü her defasında olduğu gibi çıtayı biraz daha yükseltti, saygım da bir o kadar derinlik kazandı. Bana böyle bir ön söz yazma cesaretini veren şey ise, sevgili Ünver’in giderek ustalaştığını, artık (bunun) doğrusal bir eğilim olarak sürdüğünü görmek oldu.

Ben, okurun yorumlarını etkilememek için kitap üzerine konuşmayacağım. Elbette bunu kayıtsız şartsız bir destek olarak göremeyiz. Kitap beni mutlu etmeseydi ona ön söz yazma cesaretini bulamazdım. Ama buna rağmen kitap üzerine değil, kitabı üreten kalemin sahibine yönelik yazmayı tercih ediyorum. Çünkü o, henüz çok tanışmadığımız bir alanda değerlendirilebilecek eserler verdi. “Edebiyatta Hermeneutik” üzerine araştırma yapmak istesem, sanırım Ünver’den daha iyi örnek bulmam hayli zor olurdu.

Öncelikle onu tanımak gerekir. 1968’de Batman’da doğmuş; beş yaşındayken ailesi ekonomik sıkıntılar nedeniyle Ankara’ya göç etmiş. Ailece kapıcılıktan inşaat işçiliğine kadar pek çok işte çalışarak yaşamlarını sürdürmüşler. İlkokul, ortaokul ve imam hatip lisesini okumuş; ayağındaki rahatsızlıktan dolayı bu yaşlarda 4 yıl kadar tedavi görmüş. Bu nedenle ünversiteye gidememiş bir kişi. Tedavisi bittikten sonra imamlık yapmaya karar vermiş ve bir süre imam olarak çalışmış.

Ünver’i, MAD adlı eserini yazdığı dönemde tanıdım. Nürnberg’deki evime konuk olarak geldi, tanıştık, edebiyat üzerine sohbet ettik ve dostluğumuz öyle başladı. Yazmaya niyetliydi. Ve hep yazdı. Ve iyi ki yazdı.

“Hermeneutik” sözcüğünü ilk duyduğumda, kavramın anlamını sökebilmem kolay olmadı. “Yorumsamacılık” ya da “yorum bilgisi” olarak çevrildiğinde de hemen net bir açıklamaya ulaşmak mümkün olmamaktaydı. Kavramın ve kavramın kapsadığı içeriğin ilk olarak Hristiyanlığın değişik düşünürler tarafından yorumlanması çabaları için kullanılması, elbette başlangıca yönelik teolojik bir oyun gibi ele alınmasına neden olmuştur. Ne var ki, bu çabalarda ortaya çıkan farklı yorumlama yöntemleri; yorumların dayandığı temellere ilişkin açıklama, savunma ya da eleştiriler, giderek, yorumlama eylemlerine yönelik metodoloji bilgisi de birikmeye başladı.

Örneğin, felsefenin önemli isimlerinden biri olan Spinoza, kutsal kitap (Tevrat) üzerine yorum yaparken, bu metnin insanlık için öneminin, metnin kutsallığı iddiasından kaynaklanmadığını söyler. Metnin öneminin, ‘ontolojik’ değil, ‘ahlaki’ olduğunu; toplumun, toplumsal yaşamın ihtiyaç duyduğu bir düzenlemeye ilişkin olduğu için toplum tarafından önemsendiğini ve benimsendiğini söylemektedir. O, kitabın söylediklerinden çok, söylemek istediklerini, derinde yatan ve ona ulaşmamızı bekleyen anlama yönelmemizi istemektedir. Çünkü “tek sözcükten ibaret” bir yazı, sorgulanarak yorumlandığında, bir öyküden çok daha fazlasına ulaştırır insanı. Demek ki, okurun önemi, belki yazarından da daha fazladır. Bu nedenle bir kez daha altını çizerek söyleyebiliriz. “Söz uçar, yazı kalır.” Yani biçim değil, özdür esas olan; direktif veren değil, uyarandır yazar. Yazar, civcivi doğurmaz, yumurtayı döller ve toplumun-bireyin doğurtmasına bırakır. Her canlı kendi balını alır yazarın peteğinden ve bal herkes için aynı tadı vermez. Bazen sağlıklı bir besleyicidir, bazen zehir etkisiyle ölümcül bir tuzak.

Tam da bu nedenle her tür yazıyla her yazar, bir toplumun hem bilgelik ilacı hem de zehridir. Ama bilinir ki, derinlerde yatan hazineye ulaşmak için büyük çaba göstererek derinlere inmek gerekmektedir. Yüzeyde görünen herkesin ulaşacağı ve elde edeceğidir. Bu nedenle hazine avcıları hep derinlere ulaşma çabası içindedirler.

Elbette Spinoza da bu düşünsözcük değişimleriyle birlikte cenin etkisiyle inatla sürdürdüğü araştırmasında, Yahudi kutsal kitabı Tevrat’ın ve onu takip eden Yedi Kitap’ın yazarının (M.Ö. 6. yy.)’da Ezra olduğu sonucuna varır.

Demek ki, Hermeneutik kavramının öncelikle Hristiyan felsefesi içerisinde kullanıma girmesi bir rastlantı değildi. Ve belli ki, yorumlama çabaları başlangıcında büyük suçlamalara neden olarak gösterilebilirken, daha sonraki yüzyıllarda reformasyonun kapılarını da açabilmiştir.

20. yüzyıla doğru, giderek artan Kutsal Kitaplar üzerinden yapılan yorumlama çabalarının yanı sıra, başta edebiyat olmak üzere yaşamın diğer üretim alanlarını da Hermeneutik yöntemle değerlendirme çabaları yaygınlaştı. Ve yöntem daha geniş bir çerçeveye ulaşarak bir bilim disiplini düzeyine doğru yükseldi. Çalışmalar daha fazla derinlik kazanırken, yöntemleri üzerine uluslararası kabullenme ve kullanım arttı.

Örneğin bir Fransız Katolik din adamı olan Alfred Loisy (1857–1940), Hristiyan değerleri ve İncil üzerinden yaptığı eleştirel yorumlarla, Roma Katolik Kilisesi’ni çok zorlamıştır. Modernist yorumcuların temsilcilerinden olan Loisy, Spinoza’dan beri giderek derinleştirilerek sistemleşen eleştirilerin ışığında ve olağanüstü bir hızla gelişip artan bilimsel ve tarihsel bilgilere dayanarak, Kilisenin statükoyu korumaya çalışan ve bu nedenle bilimsel açıklamaların tamamen dışına düşmeye, hızla toplumsal gerçekliklerden kopmaya başlayan Kiliseye bir yenilenme olanağı sunmaya çalıştı.

Yeni olan her yoruma karşı çıkan ve sadece kendisini yorum yapma hakkına sahip mercii olarak gören Vatikan, Loisy’yi aforoz etti ama o bu yönde çabalarını sürdürmeye devam etti. Loisy, bir bilim adamı gözüyle asırlar boyunca “hakikat” olarak öğretilen dogmaları sorgulamayı yaşamının amacı hâlinde sürdürdü.

Artık sadece dinsel kaynakların yorumlanması çabalarında kullanılan bir yöntem olmaktan çıkarak, edebiyat, sanat, tiyatro ve benzeri çok sayıda alanda kullanılabilen bu yöntem, özellikle sevgili Mehmet Ünver’in ilki MAD ve şimdilik sonuncusu olan elinizdeki edebiyat yaşamında önemli bir yöntem olarak ortaya çıkmaktadır. Bu, benim için yazarını daha da ilginç bir hâle getirmektedir.

Hayır, MAD mitolojik bir öykü aktarımı değildir. Çok daha fazlasıdır o, uzay zaman kavramlarını aşar ve günümüz insanını 5000 yıl öncesinin Sümer kentlerinde dolaştırır, geleceği yaratma çabası içerisinde. Yazarın elinde mitoloji, sadece keyifle okunan binlerce yıllık destanlar kitabı değil, günümüz yazarlarının birkaç yüz sayfalık kitaplarında bugünü düne bağlayan tarihsel bir buluşmanın sunduğu eğitim olanağıdır.

Sanırım bunun her ikisini bir arada yoğurabilme olanağını rahatlıkla sunmaktadır bizlere Mehmet Ünver.

Bir kitap tanıtımı için bunca açıklamayı yadırgamak mümkündür elbette. Ama Mehmet Ünver gibi çok özel bir insanın yapıtlarını incelerken onun derinliğine inebilmek için bir çaba gerektiğini bilmekteyim.

Kitaplarının tanıtımında, altının çizilmesi gereken bir ortak saptama mitolojiyi, dinler tarihini kendince öyküleştirerek bir yorum katma çabası. Belki de, öncesinde din eğitimi gören bir çağdaş “aydınlanmacı”nın gözleriyle tanımlanması mümkün bir dünya yaratılmaya çalışılıyor edebiyatçının kalemiyle. Onu, edebiyat üzerinden felsefe yapan bir sanatçı olarak tanımlamak gerekir. Bu nedenle MAD kurmaca bir eser de sayılabilir, tarihsel bir belge de, bir yazarın iyi ya da kötü değerlendirmeleri üzerinden biçimlenmiş bir dünyanın tanımı da olabilir.

Öncelikle Ünver’in yoksul bir ailenin (ferdi olarak) doğuştan hastalıklarla boğuşmak zorunda kalan bir çocukluk yaşadığını unutmamak gerekir.

İkincisi onun (kendisi o tarihlerde, farkında olarak bunu yaşamış olsa da olmasa da), Türkiye sınırları içerisinde sömürge bir ülke halkından biri; ezilen sömürge halkın bir ferdi, bir Kürt olduğunu hatırlamak gerekir. Bu ezen-ezilen ilişkisini günlük yaşamda iliklerine kadar yaşamaması olanaksızdır.

Üçüncüsü, mitolojiyi güncele bağlayabilme yeteneği anlamında önemli bir hayal gücü ve dil yeteneği var.

Ve nihayet, din ağırlıklı bir eğitim alması, işlediği konularda onu hayli donanımlı kılmaktadır.

Bütün bu özelliklerin bir yazar olarak ona önemli bir altyapı oluşturabildiğini görebiliyoruz. Biraz daha felsefi bir donanımla bu alt yapıyı biçimleyebilirse, çağımızın önemli bir çatışmasının edebiyat yardımıyla da kavranmasına yardım edebilecek bir kapasiteye sahiptir. Ne var ki Ünver’in, bu yeteneğini kendi gelişimi önüne kendinin koyduğunu düşündüğüm bazı engelleri kaldırması ya da bunlar kendi iradesi dışında ortaya çıkan engellerse bunları aşması gerekir.

Yazarlık gibi bir alanda herhangi bir iddiam olamayacağı için haddimi aşmadan sadece felsefi veya sosyolojik içerikleriyle kişisel düşüncelerim olmakla birlikte bunlardan birkaçını aktarmak istiyorum:

Sevgili Ünver Cinius Yayınları’na verdiği (17 Ekim 2017) biyografik röportajında şöyle demektedir: “Tek cümle ile yanıtlamak gerekirse, yazmak, kimliğini ortaya koyma eylemidir. Yazarlığın bir kimlik sahibi olmaktan ibaret olduğunu söyleyebilirim. Her yazarın kendi deneyim ve birikimi farklıdır zira her yazar kendi başına bir kimlik sahibidir” dedikten sonra bu doğru düşünceyi geliştirerek kendi özgün düşüncesini sergilemelidir. Örneğin meyvelerin de en genel tanımlama içerisinde aktarımı meyvenin kendi özelliklerinin bütününün kaybedilmesi anlamına indirgenerek özgün özelliklerini bütünüyle kaybederler.

“Yazar, yazardır” anlayışını aşmak gerekir. Örneğin Amasya elması, ya da Bursa şeftalisi dediğimizde genel olarak elmadan ve genel olarak şeftaliden daha farklı bir elma ve şeftaliyi anımsıyoruz. Yazarın bir tarihi, bir bedeni, bir psikolojisi, bir kültürü vardır ve bunlardan soyutlayarak yazar tanımı yapamayız. Ve bu nedenle kendileri reddetseler bile her yazarın üzerinde hareket ettiği bir ideolojik zemin vardır. Edebiyat hiçbir zaman yazarının ideolojik anlayışının dışında olamaz. Ve başka bir saptamayla da şunu söyleyebiliriz: İdeolojik bir zemini olmayan bir yazar yoktur.

Mehmet Yılmaz çok beğendiğim bir felsefeci, bir aydındır. 17 Şubat, 2010’da yayınladığı “Bakmak, Görmek, Anlamak: Sanatta Ayrıntı” başlıklı yazısı ile çağımız insanını eleştiriyor, bakmak ile görmek arasındaki farkı olağanüstü güzellikte tanımlıyordu:

“Kanaatimce Modern bir ‘körlük’ yaşıyoruz. Bakıyoruz ama görmüyoruz. Üstelik çok iyi gördüğümüzden eminiz! Oysa pikselleştirilmiş görüntü bu sadece. Her şeye aynı derecede önem veren, eşitleyici, perspektifi, nüansı kaybeden, ayrıntıları önemsizleştiren. Yani turist-insanın gördüğü her şeyi ve bu arada mekânı tekdüze bir ‘şey’ kabul etmesi söz konusu. Bir ısı kamerası veya röntgen cihazı gibi ‘görüyor’ turist-insan. Seçici, ölçücü ve bu arada lüzumsuz(?) şeyleri eleyici bir görüş bu. Bir tür detektör. Bir karınca yerdeki şekeri, bir kene emeceği köpeği nasıl ‘görüyorsa’ turist-insan da öyle ‘görüyor’ kâinatı. Yani görmüyor!”

Bu muhteşem tanımlamanın, başta edebiyat olmak üzere, sanat alanına yüklediği bir sorumluluk var elbette: “Bir sanat eserinin ortaya çıkmasını mümkün/ kaçınılmaz (?) kılan koşullar anlaşılmadan o esere sadece bakılabilir. Ama eser görülemez. Neden? Çünkü sanat eserini ‘üreten elin sahibi’ ve onu ‘takdir eden gözün, kulağın sahibi’ yani VEREN ve ALAN insanlar eserde buluşurlar. Sanatçının bilinip bilinmemesi, tanınıp tanınmamasından çok daha önemlidir yazdıkları. Yani bir anlamda yazım sanatı da, özünde kültürel, etnik, inançsal, politik, zamansal ve mekânsal perdelerin yırtılmasına müsaade eden bir insanlık Halidir. Dünya hayatına ait olanın silinip atılması, insanlığa dair olanların ortaya çıkarılması fırsatıdır.”

Ve tam da işte burada Mehmet Ünver’in yetenekleri içerisinde saklanan sır deşifre oluyor.

“... Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir... Zekâ gözümüzü kapatıp akıl gözümüzü açmak için gönderilmiş bir davetiye!

Sanatçı ise bilim adamlarında ve filozoflarda bulunmayan bir aydınlatma kapasitesine sahip insan olabilir ancak. Sanatçının eserleri zamanın akışını durduran tılsımlı bir cisim olmalı, deney ve gözlem yoluyla öğrenme imkânımız olmayan bilgiyi ve bilgeliği bize aktarmalı.”

Mehmet Ünver’in hayal dünyası, bunu yapabilecek bir zenginlik taşıyor. Mitolojiyi çağından günümüze taşıyarak ona can vermenin dışında, on binlerce yıl öncesinin harabeleri arasına saklanan günümüz toplumlarının ana rahmindeki konumuna ışık tutuyor.

Değerli dostumun yolunun üretken olacağını söylemek fazladan konuşmak olacaktır. Sergilediği üretkenlik bunu yeterince kanıtlamaktadır.

Yolun aydınlık, ürünün bol ve aydınlatıcı olsun değerli Mehmet Ünver.

Roman Hakkında

İktidarın
doğuşu,
dili ve kurbanları

Ganimet Savaşları, birbirinden kopuk anlatılmış tarihsel olayları tek bir geniş anlatı içinde karşı karşıya getirir. Yaratılış anlatılarıyla açılan eser, Mekke, Medine, fetihler, hilafet mücadeleleri, Kerbela ve Karmatîler üzerinden inanç ile iktidarın birbirine nasıl bağlandığını sorgular.

Kitabın “Okura Not” bölümünde bu yolculuğun değişen sahnelerinin ardında aynı sorunun tekrarlandığı vurgulanır: iktidarın doğuşu, iktidarın dili ve iktidarın kurbanları. Taşınan ganimetler, dökülen kanlar, yıkılan mabetler ve birbirine karşı çevrilen insanlar bu tarihsel döngünün parçalarıdır.

Yazar kendi önsözünde, kullandığı bilgileri ulaşabildiği muteber ve güvenilir kaynaklar arasında çapraz sorgulamadan geçirerek seçmeye çalıştığını belirtir. Roman böylece tarihsel malzemeyi edebî anlatıyla bir araya getirirken okuru hazır kabulleri yeniden düşünmeye davet eder.

01

İnanç ve İktidar

İnanç, toplumsal düzen ve siyasi güç arasındaki ilişki; kutsallığın iktidar diliyle buluştuğu anlar üzerinden sorgulanır.

02

Savaş ve Ganimet

Savaşların ardındaki maddi çıkarlar, güç dengeleri ve ganimet düzeni, tarihsel olayların insan hayatına yansıyan bedeliyle birlikte ele alınır.

03

Tarih ve Yorum

Roman, kutsallaştırılmış tarih anlatılarını tek bir doğru olarak sunmak yerine, farklı kaynaklar ve yorumlar arasında düşünsel bir yüzleşme alanı kurar.

Okuma Örneği · Sesli Okuma

Hikâyenin başlangıcını ilk beş bölümle okuyun ve dinleyin.

İlk beş bölüm burada tam web metni olarak yer alıyor. Bölümü açarak okuyabilir veya sesli dinleyebilirsiniz.

PDF Olarak Oku
Ganimet Savaşları kitap kapağı
001 Kur’an, İncil ve Tevrat’a göre yaratılış Oku · Dinle +
001 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

"Adem ile Tanrı birbirini örten sır gibidirler. Adem’i çözen Tanrı’yı da çözer."

Zamanın başlangıcı

Zaman henüz başlamamıştı.

Hiçbir şey yoktu; öyle ki yokluğun kendisi dahi yoktu. Derken, ani bir patlamadan fışkıran rengârenk ışın demetleri her yönde genişleyerek yayılmaya başladı. Işık, süratle yokluğu yutarken, merkezde kelimelerin ifade etmekte aciz kaldığı azametli bir Tanrı belirdi. Ardından, kaynağından çıkıp gelen bir ışın demeti, dumanlar içinde sakladığı şekilsiz kütleyi getirip Tanrı’nın önüne bıraktı.

Tanrı kütleye baktı: Üzeri engin karanlıklarla kaplıydı. Ansızın "Işık olsun!" diye buyurdu ve ışık oldu. Işığa "Gündüz", karanlığa "Gece" adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ilk gün oluştu.

Bakışlarını bir süre etrafta dolaştıran Tanrı "Duman hâlinde olan göğe yöneldi; ona ve yere dedi ki: İsteyerek veya istemeyerek gelin! İkisi de: İsteyerek geldik! dediler." (Fussilet, 41/11)

Böylece Tanrı "Başlangıçta birbiriyle bitişik olan yeri ve göğü ayırdı." (Enbiya, 21/30)

Akşam usul usul sabaha ulaştığında, eser hâlâ kusursuz işliyordu. Dengesinde bir şaşma olmadığı gibi, gök de direksiz olmasına rağmen çökmüyor, havada asılı durabiliyordu. "Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti." (Fussilet, 41/12)

Yarattığı gökyüzünü bir baştan bir başa dolaşan Tanrı ansızın durdu ve "Göğün altındaki sular bir yere toplansın, kuru toprak görünsün" diye buyurdu. Meydana çıkan kuru alana "Yeryüzü", toplanan sulara ise "Deniz" adını verdi. Ardından "Yeryüzü bitkiler, tohum veren otlar ve meyve ağaçları üretsin!" diye buyurdu ve bu da yalnızca bir gün gibi kısa bir sürede tamamlandı.

"Gök kubbede gündüzü geceden ayıracak, yeryüzünü aydınlatacak ışıklar olsun. Belirtileri, mevsimleri, günleri, yılları göstersin!" diye buyuran Tanrı, büyüğü gündüze, küçüğü geceye egemen olacak güneşi ve ayı yarattıktan sonra, irili ufaklı yıldızları da birbirine değmeyecek şekilde itinayla gök kubbedeki yerlerine yerleştirdi; böylece "dünya göğünü de kandillerle süsleyip donattı!" (Fussilet, 41/12)

Zaman akıp gitti; dördüncü gün de geride kaldı ancak Tanrı hâlâ işini bitirmiş görünmüyordu. Beşinci günün şafağında yeryüzünü tekrar temaşa ettikten sonra "Sular canlı yaratıklarla dolup taşsın, gökyüzünde kuşlar uçuşsun!" diye buyurdu.

Bu emirle birlikte büyük deniz canavarları, sularda kaynaşan canlılar ve uçan çeşitli yaratıklar var oldu. Gökyüzündeki acemice kanat çırpışlarını, ürkek telaşlarını seyretti; "Verimli olun, çoğalın!" diyerek onları kutsadı.

Akşamdan itibaren yerden göğe yükselen kalın buhar tabakaları, yoğun yağış olarak tekrar toprağa döndüğünde vakit sabahı bulmuştu. Altıncı günde de durup dinlenmeden yaratmaya devam eden Tanrı "Yeryüzü canlı yaratık, evcil ve yabani hayvan, sürüngen türetsin!" dedi ve eserini yakından görmek için iyice yaklaştı.

"Bu her zaman, her yerde görülebilecek işlerden değil!" diye düşündü. Altıncı günün sonunda başarısının bir şahidi olmadığına hayıflandı. Yanında, bu yeteneğini görüp takdir edecek kimse yoktu. Cennetinde türlü türlü yaratıklar vardı; fakat kendilerine ait fikir ve iradeleri yoktu. Görevleri yalnızca yaptıklarını zikretmek ve yüceltmekti; zaten onun dışında bir şey de bilemezlerdi. Gerçi iblisler biraz başına buyruk, aymaz kişiliklerdi ama neticede onlar da yaratıldıkları amacın dışında bir bilgiye sahip değillerdi. Oysa Tanrı kudretini hakkıyla kavrayacak ve özgür iradesiyle takdir edecek, kendisine denk bir tanık arzuluyordu.

Ezelden beri melek, iblis, cin, zebani ve huriler arasında bulunmaktan iyice sıkılan Tanrı, günün birinde farklı bir mahluk yaratmaya karar vermişti. Etrafındaki meleklere bu niyetini açıkladığı o ilk anda gördüğü tepkiyi hatırladı.

"İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım. Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun," demişti. (Tekvin: 1/26)

Bütün melekler heyecanlanmıştı. Telaşla hep bir ağızdan "Ya Rabbi sen yeryüzünde kargaşa çıkaracak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz seni övüyor, tesbih ediyoruz," dediler. Tanrı ise onları "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim!" (Bakara, 2/30) diyerek susturmuştu.

Yeryüzünü inceleyen Tanrı, gürül gürül akan bir nehir kıyısına gelince durdu. Kötü kokuların etrafı doldurduğu küçük bir bataklığa baktı.

Tanrı "Ol!" dediği anda hemen "Bataklıktan ayrılan bir parça kurumuş balçık derhâl kendisinden istenildiği gibi şekle girdi." (Hicr, 15/26)

"Tanrı insanı kendi suretinde yarattı. Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu." (Tekvin: 1/27)

Nihayet "Zamanı geldi," diye düşünen Tanrı için sıra, insanda kendisindekine benzer bir ruh yaratmaya gelmişti. Katı hâlde duran şeklin önüne kadar geldi. Göz, kulak ve kalbi düzen içinde vücuda yerleştirdi. Ardından çamurdan şeklin burnuna "Kendi ruhundan yaşam soluğunu üfledi." (Secde, 32/9)

Yarattığı kainatı hızla temaşa eden Tanrı, haklı olarak kendisiyle övündü. "Gökleri, yeri ve aralarında olanları sadece altı günde yaratmayı bitirdiği hâlde henüz bir yorgunluk hissetmiyordu." (Kâf, 50/38)

Tanrı’nın bakışlarını diktiği insan bedeni ve organları hareket etti. Vücudunu kaplayan kıllardan ötürü zor seçilen gözleri usul usul açıldı. Işıktan kamaşan iri, kara gözlerinde yalnızca korku ve merak vardı. Karşısında ilk defa Tanrı’nın azametli suretini gören kıllı yaratık ürktü, telaş içinde saklanacak yer aradı.

Tanrı tebessümle "Korkma," dedi. "Ben Allah’ım. Sen de Adem’sin. Seni ben yarattım. Şu gördüklerini de senin için yarattım. Seni kutsuyor ve bu yeryüzüne halife kılıyorum," dedi.

Saklanmakta ısrar eden, ürkek gözlerle kendisine bakan, bedeni korkudan tir tir titreyen Adem’e tekrar seslendi:

"Hadi konuş!" Adem, korku ve endişe dolu titrek sesiyle ancak "Ne konuşayım?" diyebildi. "Ne konuşman gerektiğini düşünüp bulacak yetenek, içinde fazlasıyla olmalı." Şaşkınlık ve merak içinde bakışlarını etrafta gezdiren Adem, bu sözle Tanrı’nın neyi kastettiğini anlayamadı; cevap veremedi. Onun durgun, şaşkın ve meraklı hâlini izleyen Tanrı, zamana ihtiyaç olduğunu bildiğinden ısrar etmedi. "Yakında bana ihtiyacın olmayacak!" demekle yetindi.

Ardından derin bir soluk aldı: "Arşıma dönmeliyim. Şimdilik seni hükümranlığınla baş başa bırakıyorum."

Âdeta bu sözlerin mana ve sonuçlarını bir çırpıda kavramış gibi "Ne olur gitme!" diye yalvardı Adem. Bunun üzerine Tanrı, onu cesaretlendirmek için "Sana isimler öğreteyim," dedi ve saymaya başladı:

"Mesela bu gökyüzü, bu yeryüzü, şu berrak sıvı da sudur; onun akıp geçtiği yer nehirdir. Bu nehrin adı Fırat’tır. Etrafta gördüğün şeyler bitkilerdir; bazıları uzun, bazıları kısa. Onların renkleri yeşildir. Şu etrafta kaçışan, duran dört ayaklı canlı yaratıklar ise hayvandır. Küçük ve tüylü olanların adı koyundur; onların eti hoş ve lezzetlidir."

Başını göğe kaldırıp baktığında Tanrı’nın gitmiş olduğunu fark eden Adem’in içini derin bir korku kapladı. Ne olduğunu bilmediği bir âlemde tek başına kalmıştı; anısı, mazisi yoktu. Onun için bütün geçmiş, yalnızca kısa bir andan ibaretti. İçinde doğan, birbiriyle çelişik binlerce duygu ve düşünceyle kıvranarak Tanrı’nın az önce işaret ettiği nehrin kıyısına koştu.

Bu arada Adem’i yeryüzünde yalnız başına bırakan Tanrı, gökte açılan kapıdan geçerek kendi arşına ulaştı. Arşın çevresini kuşatan melekler, hep bir ağızdan "Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. O’ndan başka Tanrı yoktur. O, yüce arşın Rabbidir!" (Mü’min, 23/116) zikriyle karşladılar O'nu.

Tanrı her tarafı inleten tezahüratlar eşliğinde, göz kamaştıran kırmızımsı akik taşından tahtına kuruldu.

Tahtın çevresini zümrüt parlaklığında bir gökkuşağı süslüyordu. Ortadaki bu tahtı yirmi dört başka taht kuşatmıştı. Tahtlarda ak giysiler içinde, başlarında altın taçlar bulunan yirmi dört melek oturuyordu. İçinden şimşek parıltıları ve gök gürlemeleri işitilen tahtın önünde alev saçan yedi meşale yanıyordu. Tahtın altından billûr bir ırmak kıvrılarak akıyordu.

Tahtın dört köşesinde, önleri ve arkaları gözlerle dolu dört büyük melek ayakta Tanrı’ya iltifat ettiler: "Şüphesiz, bizim Rabbimiz Allah’tır; gökleri ve yeri altı günde yaratan; ve arşa, o sınırsız kudret ve iktidar makamına kurulan. Gündüze, kendisini ivedilikle kovalayan geceyi sarıp sarmalayan O’dur. Koyduğu yasalara boyun eğen güneşiyle, ayıyla, yıldızlarıyla bütün bir yaratılış ve tüm buyurma, yasama kudreti her şey O’nundur. Ne yücedir Allah, ne uludur âlemlerin Rabbi!" (Araf, 7/54)

Meleklerden ilki aslana, ikincisi danaya, üçüncünün yüzü insana benziyordu. Dördüncüsü uçan bir kartal gibiydi. Her birinin altışar kanadı vardı. Yüksek sesle "O iki doğunun ve iki batının da Rabbidir. O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?" (Rahman, 55/17-18) dediler. Ardından "Evveli ve ahiri olmayan Azametlimiz!" diyerek önünde secde ettiler.

Dört meleğin tahtta oturana yücelik, onur ve şükran sunuşunu gören diğer yirmi dört melek de gelip tahtın önünde yere kapandılar. Başlarındaki taçları çıkarıp tahtın önüne bıraktılar ve tek bir ağızdan zikre başladılar:

"Çağlar çağı diri olan Tanrımız! Yüceliği, onuru, gücü almak sana yaraşır. Çünkü her şeyi sen yarattın. Her şey senin isteğin uyarınca var oldu." Zikrin sonunda, Tanrı’nın önünde daha önce orada bulunmayan başka yedi melek belirdi. Bir tanesi, elinde altın buhurdanla sunağa yakın durdu. Tüm kutsal yaşamlıların dualarıyla birlikte, tahtın önündeki altın sunakta sunsun diye kendisine bol buhur verildi. Buhurdan çıkan duman, kutsal yaşamlıların dualarıyla birlikte meleğin elinden Tanrı’nın katına erişti. Ardından melek, buhurdanı alıp sunaktaki ateşten doldurdu ve gökyüzüne fırlattı.

İkişer, üçer ve dörder kanatlı melekler tarafından topluca ifa edilen zikrin ardından Tanrı onlara "Cennet bahçesinde toplanın!" diye buyurdu.

002 Güneş ve Ay Oku · Dinle +
002 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

Adem, bulunduğu yerden gözünün alabildiği kadar uzanan uçsuz bucaksız alanı süzdü. Bitkileri ve hayvanları uzun uzun izleyerek ne olduklarını anlamaya çalıştı.

İçinde açıklayamadığı karışık hisler vardı: Bir yanıyla itici, bir yanıyla çekici bir duygu.

Gözetlediği kimi canlıyı zararsız buluyor, kiminden de ürküyordu. Toprakta gördüğü en küçük sürüngenlerden bile çekiniyordu. Merakına yenilip bazılarını ayağıyla yoklamaya çalıştı ama başaramadı.

Küçük canlılar derhâl kaçıyorlardı. Onların bu korkaklıkları, sebebini bilmeyen Adem’i düşündürüyordu:

Hiçbirine zarar vermek istemiyordu. Eğer küçük canlılar ondan korkuyorsa, o da kendisinden büyük yaratıklardan korkmakta haksız sayılmazdı.

Bir görünüp bir kaybolan irili ufaklı hayvanları izleyerek vakit geçirdi. Sonra karın kısmında, şiddeti giderek artan bir ağrı hissetmeye başladı. Bu garip duyguyu ilk defa yaşadığından ne olduğunu anlamakta zorlanıyordu. Ağrılar arttıkça ağzında ve karnında karıncalanmalar başladı; bedeni istem dışı hareketlerle tepki veriyordu.

Çağlayarak akan nehrin kıyısına vardığında bir an durdu. O sırada, nehirde su içen hayvanları fark etti. Ağızlarını suya batırıp yaptıkları hareket ona ilginç geldi. Çıplak ve kıllı ayağıyla, her şeyi göze alarak akan suyu yokladı. Hayvanların ne yaptıklarını anlamak için onları taklit etti; yüzüstü yere yattı, ağzını suya batırdı.

Suyu yuttukça karnındaki karıncalanma azaldı. Suyu keşfetmek Adem’e inanılmaz bir heyecan verdi.

Hayvanların davranışlarından ilham alarak etrafına baktı. Önce ağzıyla toprağı eşeleyen dört ayaklı hayvanları taklit etti. Çok zor geldi; ağzına dolan otu, toprağı derhâl tükürdü. Yine de pişman değildi; denemek ona yeni bir fikir vermişti.

Etrafı tanımaya çalışan Adem, ağaçların gövdelerine dokundu, meraktan yapraklarından avuç dolusu kopardı.

Ağaçların hiçbir tepki vermemesi ona ilginç gelmişti. Sessiz, tepkisiz bu canlılar ilk defa onda bir "üstünlük" duygusu uyandırdı.

Aynı duyguyla ağaçların dallarındaki meyvelere saldıran kanatlıları izledi, hareketlerini çözmeye çalıştı.

Her yeni keşif ona yeni bir kapı açıyor, bilmenin sınırlarını biraz daha genişletiyordu.

Tanrı’nın daha önce kendisine gösterdiği koyunların bulunduğu tarafa gitti. Yaklaştıkça koyunlar ondan kaçtı. Bu kez onların korkaklığı Adem’i cesaretlendirdi. Bir tanesinin yününe parmaklarını geçirip yakaladı. Koyun elinden kurtulmak için çabalarken avuçlarında bir tutam kıl bıraktı. Bu çaresizlikleri hoşuna gitti.

Kimi zaman birini yakalayıp yere yatırıyor, kimini okşuyordu. İlk kez güç duygusunu tattı.

Çevredeki uzun kulaklı, iri gözlü, kuyruklu hayvanlar ilgisini çekti. Çirkin sesleriyle ortalığı inleten eşekler, koyunlar kadar korkak değillerdi. Onlara dokunmasına rağmen hareket etmediler.

Bu durağanlık ona garip bir huzur verdi. Zaman geçti. Gün batmaya başladı. Ortayı karartan gölgeler Adem’in yüreğini sıkıştırdı. Güneşin kızıla döndüğü ufka baktı, içgüdüsel bir korkuyla haykırdı: "Gitme! Dur!" Güneşin sönüp yok olmasını istemiyordu. Karanlık yayıldıkça içini bir korku kaplıyordu. Güneşin ardından koştu, bağırdı, yalvardı, ağladı…

Ama hiçbir şey değişmedi. Gün ışığını ondan esirgeyen göğe sitem ederek, bekleyiş içinde kıvrandı. Hayat bir anda bütün anlamını yitirmişti. Bütün gücünü ve cesaretini güneşten aldığını fark ettiğinde, kendine olan güveni sarsıldı; her şeyden şüphe etmeye başladı.

Tam umudunu yitirirken, gökyüzünde dolunay belirdi. Işığı yetersizdi ama yine de teselli oldu.

Artık karanlığa da razıydı; hiç değilse bir ışık kalmıştı, onu kaybetmek istemiyordu. Ancak karanlıkta yürümek, gündüzden çok daha zordu.

Bastığı her yer bir tuzak gibiydi. Önünü göremeden yürürken ansızın ayağı boşa geldi. Dengesini kaybedip yerde yuıvarlandı. Can havliyle ayağa kalkıp bedeninde acıyan yerleri ovdu. Yorgunluğu, korkusuyla birleşip onu neredeyse felç ediyordu.

Her gölge, her ses, her hışırtı içinde büyüyen bir tehdite dönüşüyordu. "Neden buradayım? Neden varım? Neden bu korkuyu yaşıyorum?" diye kendi kendine sordu.

Cevap bulamadı. İçinde, sonsuza dek böyle yaşamak zorunda kalmanın kederi ve çaresizliği birikti. Etrafta dolanan hayvanların çıkardıkları garip sesleri işitince korkudan gözüne kestirdiği yüksek bir ağaca tırmandı.

Rahatsız etmeyen bir dalın üzerine uzandı. Gözlerini kapattı ama her sesle irkilip yeniden açıyordu.

Birkaç kez bu döngü sürdü; sonunda tükenmiş bir hâlde derin bir uykuya daldı. Ne kadar geçtiğini bilmeden sıçrayarak uyandı. Gördükleri karşısında heyecanlandı.

Ortayı yeniden aydınlatan güneşi görünce sevindi. Onun yalvarmalarından etkilenip geri döndüğünü sandı.

Ağaçtan aceleyle inerken dizlerinin üzerine düştü, aldırmadı, sekerek koştu, güneşe secde etti.

"Bir daha gitme!" dedi. Onu bir daha kaybetmemek için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdı. İçine huzur doldu. Ama biraz sonra karnında yine karıncalanmalar başladı. Daha önce yaşadığı bu hissi hatırladı ve hemen nehre koştu. Ancak nehir ortadan kaybolmuştu!

Gittiği her yerden umutları sönmüş döndü, başka bir yöne koştu. Hava tekrar kararmaya yüz tuttu. Güneşi kara bulutların örttüğünü görünce yüreği daraldı.

"Bulutlar onu benden saklıyor olmalı," diye düşündü. Derken yukarıdan su damlaları düşmeye başladı. İçmek için aradığı su gökten geliyordu. Avuçlarını açtı, damlaları topladı, içti. Rahatladı ama ıslandıkça üşümeye başladı.

Gökyüzüne seslendi: "Dur artık! Ben ıslandım!" Ve gerçekten, yağmur azalarak dindi. O anda güneşle arasında bir bağın kurulduğuna inandı. "Gökyüzünden beni izliyor," diye inandı. Tam o sırada, yanındaki ağacın dalları arasında gün ışığında parlayan kızıl, iri meyveler gördü.

İçinden gelen bir dürtüyle alçak bir dalı çekip kopardı. Eline aldığı meyveyi ısırdı. Önce küçük bir lokma aldı, sonra oburca yuttu. Karnındaki karıncalanma azaldı. Yeni bir bilgi daha edinmişti. Artık acıkınca ne yapacağını biliyordu.

Üzüm ve hurma dışında denediği meyveler ağzında kötü tat bırakmıştı. Kâh çayırda, kâh ormanda yürürken, her gördüğü canlıyı incelemeden duramıyordu.

Bazı hayvanların o tatsız, ağıza yapışan otları nasıl yediklerine anlam veremi yordu.

"Bu şeyler yenir mi?" diyordu kendi kendine. Kuşları, böcekleri, ayıları, kurtları, hatta yılanları tanıdıkça yalnızlığına ve zayıflığına üzülüyordu.

Koyunlar karşısında duyduğu özgüven, vahşi hayvanlar karşısında uçup gidiyordu. Kendisini korumak için hızlı davranmasa, defalarca onların dişlerinin arasında kalacaktı.

Bazen yorgunluktan veya açlıktan olduğu yere yığılıyordu. Pis kokan, sıcak dışkısına merakla dokunup bakan Adem, artık her gördüğünü ağzına götürmemeye karar verdi.

Vakit ilerleyip güneş yeniden kaybolmaya başlayınca, yüzünü göğe çevirdi: "Ne hata yaptım?" diye sitemle sordu. Söylediği her söze, ettiği her özre rağmen güneş yine uzaklaştı. Bir ağaca tırmanıp beklemeye başladı. Gözlerini kırpmadan yalvardı. Yalvarışları geç de olsa sonuç verdi. Üzüntüsüne dayanamayan güneş, süzülerek yeniden doğdu.

Bu kez ona minnetle baktı. "Beni işitti, geri döndü," diye inandı. Artık güneş onun için bir dosttu. Ah, bir de neden gittiğini anlayabilseydi… Onu bir daha küstürmemek için her şeyi yapmaya hazırdı.

Günlerce doğayla baş başa kaldı. Güneşin sebepsiz gitmesine ve tekrar dönmesine alıştı. Artık biliyordu:

Gücünün yetmediği işlerde sitem etmenin anlamı yoktu.

003 Yeryüzünden kaçış Oku · Dinle +
003 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

Adem zamanla çevre şartlarına iyice uyum sağladı. Ellerinde ve ayak tabanlarındaki yaralara rağmen, acıktığında veya herhangi bir tehlike anında artık ağaçlara daha hızlı tırmanabiliyor ve canını incitmeden tekrar aşağıya inebiliyordu.

Bedeninin sınırlarını tanıyor, doğanın sertliğini kabul etmeyi öğreniyordu. Gece korkuyordu; fakat güvenli bir yerde saklanmayı ve sabahı beklemeyi öğrenmişti. Üstelik güneş ile gece ortaya çıkan ayın birlikte hareket ettiklerini, birbirini takip ettiklerini ve kendisini sırayla gözetlediklerini de anlamıştı. Bu döngü, onun için hem korkunun hem de güvenin kaynağıydı. Artık onlardan bir zarar görmeyeceğinden emindi. Diğer yandan onlara hürmet edip, saygı göstererek dostluklarını kazanmaktan da vazgeçmiyordu. Çünkü onlar, yanlarına gitmeye güç yetiremeyeceği veya kendilerine söz geçiremeyeceği kadar büyük ve ulaşılmaz varlıklardı. Onlardan gelebilecek öfke ve zararlardan emin olmanın en akıllıca yolu, onları memnun etmek ve gönüllerini hoş tutmaktı. O da bunu yapıyordu.

Ormanda veya açık alanda gezinirken onlara bakarak kendi yerini tespit edebiliyordu. Kendisinin hazırladığı barınaktan ayrıldığında, gittiği yönü inceliyor ve tanıyordu. Barınağın yerini unutmamak için işaretler koyuyor veya işaret sayılacak görüntü ve nesneleri aklında tutmaya, hafızasına kazımaya çalışıyordu. Böylece tekrar dönmek istediğinde hiç zorlanmıyordu.

Nehire gitmek, su içmek, yıkanmak, karnını doyuracak yiyecekler temin etmek, etrafta keşif turları atmak ve tekrar barınağına dönmek artık onun için sıradan bir işti.

Ancak tek başına olması ve dilinden anlayacak bir varlığın bulunmaması, bütün bilgisini ve keşiflerini anlamsız kılıyordu. Tecrübeler esnasında keşfettiği acı ve tatlı duygular içini dolduruyordu. Duygular, kelimesiz bir dille birikiyor; fakat bir muhatap bulamıyordu.

Keşiflerin başını ve sonunu hatırladıkça kendisiyle gurur duyuyor, bu gururu ve mutluluğu paylaşacak kimsenin olmamasına üzülüyordu. Dünyadaki her canlı kendi arasında bir şekilde anlaşıyor, koklaşıyordu. Üstelik her birinden çok sayıda vardı. Oysa kendisine benzeyen hiç kimseyi görememişti. İlk kez "tek olmanın" ne kadar ağır bir yük olduğunu hissediyordu. Dilinden anlayan da sadece ilk gün kendisini yaratan Tanrı olmuştu. Tanrı’dan başka, ne onu dinleyen ne de sesine cevap veren bir varlık vardı.

Gece ve gündüz bütün hareketlerini dikkatle gözetleyen Güneş ve Ay dahi onunla tek kelime konuşmuyor, sadece dinliyorlardı. Oysa her ikisinin de kendisi gibi birer ruhu olduğundan şüphesi yoktu.

Adem, tam da doğaya alıştığını düşündüğü günlerde ansızın kendisini Tanrı’yla yüz yüze buldu.

Heyecan içinde, bir yandan gözleri yaşlı hırsından ağlıyor, bir yandan da Tanrı’ya sitem ediyordu:

"Beni neden burada bir başıma bıraktın! Çok kötü şeyler yaşadım, büyük tehlikeler atlattım."

Tanrı tebessüm etti: "Burası senin dünyan," dedi. "Burada yaşamaya alışmalısın." Ellerini ve ayak tabanlarını gösteren Adem, "Canım acıyor!" dedi. Ardından gökyüzünde uçan kuşları işaret ederek "Onlar gibi gidemez miyim?" diye sordu.

Tanrı sakince: "Şikâyet ettiğin burası senin mülkün ve saltanatındır," dedi. Adem ısrar etti: "Saltanat kanatla daha iyi olmaz mı?" Tanrı tebessümle cevap verdi: "Senin saltanatın kanatsız olacak." Adem bu sözlerin derin manasını kavrayamadı. Onun için zorluk, henüz bir eğitmen değil, bir cezaydı.

Yine de ısrarla yakınmaya devam etti. "Burada ne yapacağımı bilmiyorum. Korkuyorum!" Tanrı, konuyu değiştirmeyi tercih eder gibi "Etrafa bak," dedi. "Sırf senin için çok lezzetli tatlar ve zevkler yarattım. Henüz hepsini keşfetmedin; sabırlı ol bakalım."

Adem derin bir iç çekti: "Akşam olunca yüreğimi tarif edemediğim korkular kaplıyor. Şu sığınakta ancak saklanarak uyuyabiliyorum. Üstelik burada çok da canım sıkılıyor. Beni anla yan, sözümü dinleyen bir tek varlık yok. Kimin yanına gitsem ya saldırıyor ya da benden kaçıyor. Onların korkusundan nehire dahi giderken çekiniyorum."

Henüz yeryüzünde yeni ve tecrübesiz olmaktan kaynaklanan bu şikâyetleri dinleyen Tanrı hiç ikna olmamış gibi, "Ben şimdi gidiyorum, gerek duyarsam hâlini görmek için tekrar dönerim," dediğinde Adem büyük bir hayal kırıklığı yaşadı.

Ancak Tanrı’yı yeniden kaybetmemek için elinden geleni yapmaktan da geri kalmadı. Tekrar "Ne olur beni bırakma!" diye yalvarmaya, yere kapanıp secde etmeye başladı.

Onun yalvarmalarından etkilenmeyen Tanrı uyarıcı bir ses tonuyla: "Kendine güvenmeyi öğrenmelisin," dedi. Adem ağlıyor, hıçkırıyor, Tanrı’ya tutunmaya çalışıyordu. Tanrı "Acaba çamur doğru bir seçim miydi?" diye içinden geçirdi. Yarattığı kuşlar, sürüngenler kabuklarını kırar kırmaz hayata başlıyordu. Oysa bu yeni mahluk, nefes almayı bile ancak acıyla öğreniyordu.

Son eserini biraz daha olgunlaştırması gerektiğine kanaat getiren Tanrı, "Peki, seni cennetime götüreyim," dedikten sonra şöyle devam etti:

"Cennette burada olduğu gibi kızgın güneş altında aç, susuz, çıplak kalmazsın." (Taha, 20/118–119)

Cennetin ne olduğunu bilmeyen Adem, Tanrı’nın teklifinin mevcut hâlinden daha iyi olacağını düşündü. Rahatladı, sevinçle başını toprağa koydu, dudaklarından minnet dolu kelimeler döküldü.

Sonra yerinden kalktı, heyecanla koyunların bulunduğu tarafa koştu. Kısa bir kovalamanın ardından bir tanesini kucaklayıp Tanrı’nın önüne indirdi. Bu kez Tanrı sordu: "Bunun manası nedir?" Adem cevap verdi: "Şükran hediyesi. Beni yalnız bırakmazsan, sana her zaman bunlardan getiririm."

Bu hareketi Adem’in karnının acıktığına yoran Tanrı, onun saf niyetine gülümsedi. Elini uzattı ve birlikte masmavi gökyüzüne yükseldiler.

Gökte açılan kapıdan geçtiklerinde, Adem kendisini bir anda gözlerini alamadığı ihtişam ve güzellikte bir bahçede buldu. Üzerlerinde bulutsuz, berrak bir gökyüzü vardı. Adem burada da yabancısı olmadığı güneşi görmekten memnun oldu. İçinden, "Keşke bu güneş hiç batmasa," diye geçirdi.

Bir anda etrafında bir hareketlenme oldu. Işık dolu havada kanatlar çırpılıyordu. Adem, kendisini başına toplanan ikişer, üçer, dörder kanatlı meleklerin ortasında buldu.

Şaşkınlık içinde melekleri ve cennetin güzelliklerini incelerken, bir yandan da Tanrı’yı ikna edip buraya geldiği için ne kadar şanslı olduğunu düşündü.

Cennet içinden yeryüzünün korkusunu sildi. İlk defa, huzuru ve güveni hissetti.

004 İblislerin saltanatı Oku · Dinle +
004 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

Cennet duvarlarının ardında kalan karanlık bölgede hayat her zamanki sıradanlığıyla akıp gidiyordu. Tepesi göğün dumanları arasında kaybolmuş alevden kuleleriyle gözün görme sınırlarını aşan geniş saraydan işitilen çalgı ve eğlence sesleri ortalığı inletiyordu. Sarayın ön bahçesi, demirden şişlere geçirilmiş devasa etlerin cızırdayan sesleriyle ve lezzetli kekik kokuları tarafından âdeta istila edilmişti. Etrafta hırsızlığa dadanan cinler vardı. Yaka paça tutulan cinlerin görevli zebanilere karşı sergiledikleri kararlı direnişler nağmelerin gürültüsü içinde kaybolup yitiyordu.

Bu hengâmde parlak boynuzlu, genç bir iblis kızıl alevlerin parlattığı sarayın kapısında geçip içeri daldı. Sarayın içi de hınca hınç kalabalıktı. Tüm koridorlar, hatta merdiven altları dahi tıklım tıklımdı. Genç iblis, ellerinde şarap kâseleriyle dans eden ve kucaklarındaki hurilerle ulu orta sevişen iblislerin arasından ite kaka salona ulaştı.

Eğlencenin merkezine varana kadar, şuh ve davetkâr bakışlı, hurilerin tepsilerde sundukları şaraplardan birkaç kadehi midesine yuvarlamaktan geri kalmadı. Salonun üzerinde yükselen bakır kubbenin altında sarhoş iblisler, ellerinde ateşten kementlerle naralar atarak birbirlerini kovalıyorlardı. Orta yerde ise, şeffaf ipekliler giyinmiş çılgın huriler müziğin ritmine bedenini uydurmak için birbirleriyle yarışıyorlardı. Aslında bütün baş döndüren eğlencesine rağmen iblisler için bu alelade bir gündü. Tanrı cennet şaraplarını ve hurileri onlara eğlence olsun diye yaratmıştı. Etkileyici nağmeleri ve cilveleriyle akılları baştan alan huriler, iblisleri memnun etmekten başka bir gaye bilemezlerdi.

Cehennem ehli, kendilerinden beklenen vakitlerde zikirlerini yaptıkları sürece herhangi bir sorunla karşılaşmıyorlardı. Fakat zamanla yaramaz iblisler sırf laf olsun diye zikirlerini aksatmaya başlamışdılar. Tanrı da en büyük iblisi onlara sorumlu atamıştı.

Baş İblis görevi ilk aldığı zamanlar bu kadar zorlanmıyor, işini de çok seviyordu. Ne de olsa cehennemin yönetimi ona bırakılmıştı. Bütün iblislerin içinde tek sözü geçen ve iktidarın nimetlerini değerlendiren de kendisiydi. Zamanla iktidarın hem getirisi hem de götürüsü olduğunu anladığında ise iş işten geçmişti. Şimdi, yaşamlarını zevksiz ve neşesiz sürdüren o saf melekleri bile kendinden daha şanslı bulur olmuştu. Cehennemin uğultusu arasında sessizliğe sığındı; konuşsa içindeki alev taşacak gibiydi. Dumansız, saf ateşten yaratılmış bedeni, cezbedici güzelliği ve dudaklarından eksilmeyen kahkahaları bile ağlayan içini maskeleyemiyordu. Zaten arada bir durup da yakuttan, iri boynuzlarını dertli dertli sallaması, içinde birtakım sıkıntılar sakladığını ele vermeye yetiyordu.

Baş İblis, her gün sayıları artan genç iblislerle uğraşmaktan iyice bunalmıştı. Boynuzu bitmemiş şımarık gençler hiç söz dinlemiyorlardı. Daha kötüsü; kanaat nedir bilmeyen iblislerin gözleri de bir türlü doymak bilmiyordu. Ne şarap yetiştirebiliyordu onlara ne de huri. Hadi şarap neyse de Baş İblis’in cennetten huri istemeye neredeyse yüzü kalmamıştı. Her iblisin payına en kötü ihtimalle beş tane düştüğü hâlde, cehennemde huriler yüzünden çıkan kavgalar hiç eksik olmuyordu.

Zikir vakitleri ise gençler bir başka belaydılar! Köşe bucak saklanan genç iblisleri kovalamaktan imanı gevremek üzereydi. Artık ne cennet şarapları ne de şuh bakışlı hurilerin kıvrak tenleri kendisini sakinleştirmeye yetiyordu. Son zamanlarda hırçın ve asabi biri olup çıkmıştı. Öyle ki, masum iblislerin kalbini kırarken dahi bir parça olsun pişmanlık duymuyordu. Yıllardır çok iyi dost olduğu iblisler bile giderek onu tanıyamaz olduklarından şikayet ediyorlardı.

Baş İblis homurdanmakta yerden göğe haklıydı. Çünkü en ağır görev kendisine verilmişti. Evet, belki diğer iblislerden fazla imtiyaz ve makam sahibiydi; ancak bu da öyle kolay bir görev değildi. İçtiği her yudum şarabı alnının akıyla hak ettiğinden hiçbir iblisin şüphesi yoktu.

Baş İblis, ebediyen bu sıkıntıyla yaşamaktansa "Artık ne olacaksa olsun," deyip Tanrı’ya içini dökmeye karar vermişti. Bu durumu daha fazla kaldıramayacağını söylemek için Tanrı huzuruna çıkmanın fırsatını kolluyordu. Belki Tanrı bu soruna bir çözüm getirir umuduyla sabırla bekliyordu.

Baş İblis’in bütün şikâyet ve yakınmasına rağmen yine de onun hükmü altında bulunan iblisler kendisine saygı duyuyorlardı. Onun kızmasından, azarlamasından veya öfkeli tavırlarından hiçbirinin alındığı görülmemişti. Hatta onun sinirlenmesinden keyif bile alıyorlardı. Bu durum, cehennemdeki görevini başarıyla yürüten Baş İblis’in ne derece benimsenip sevildiğinin de bir kanıtı sayılırdı. Zira her biri başlı başına bir cehennemi andıran iblislerin gönlünü fethetmek hiç de kolay değildi.

Parlak boynuzlu genç iblis, elindeki kâseyi başına diktikten sonra "Baş İblis hazretleri!" diye çağırınca, Baş İblis de ona döndü ve "Ne var?" diye azarladı.

Baş İblis’in yaşadığı bunalım iblisler arasında bir sır olmadığından, genç iblis de onun azarından hiç alınmamış görünerek konuştu:

"Tanrı seni cennet bahçesine çağırıyor." Homurdanarak elindeki şarap kâsesini yere vuran Baş İblis, kucağındaki hurileri de itekledikten sonra doğruca cennetin yolunu tuttu.

005 Cennette isyan Oku · Dinle +
005 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

Meleklerin savaşı

Baş İblis cennete vardığında ne olduğunu anlayamadığı garip bir durumla karşılaştı. Tanrı’nın huzurunda erkek hizmetçiler gibi yeşil ipekliler içinde, bedeni aşırı kıllı ve çirkin bir yaratığın başına toplanmış melekleri görünce şaşırdı. Yaratığın çirkinliği boynuna ve bileklerine takılmış olan bütün altından ve zümrütten takıların zarafetini bastırıyordu. Gördüklerine anlam vermekte zorlanan Baş İblis bulunduğu yerden sessizce olanları izlemeye koyuldu.

Tanrı "Bir zamanlar, yeryüzünde bir halife yaratacağım, dediğimde sizler ‘Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın?‘ demiştiniz. Hadi, davanızda sadıksanız bana şunları isimleriyle haber verin, dedi.

Melekler dediler ki: Bizim, senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur.

Şüphesiz sen bilensin, hakimsin.

Tanrı isimlerin hepsini Adem’e ilham yoluyla bildirdikten sonra ona sordu: Ey Adem, bunların isimlerini söyle." (Bakara, 2/30-33)

Adem‘in isimleri teker teker saydığına şahit olan meleklerin hayretten ağızları açık kalmıştı. Bunun üzerine Tanrı "Hani ‘Ben, kuru balçıktan, şekil verilmiş kokuşmuş çamurdan bir insan yaratacağım. Onun yaratılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanacaksınız,’ dememiş miydim? diye hatırlattığında meleklerin hepsi Adem’e secde ettiler.

Bir tek Baş İblis secde etmekten kaçındı." (Hicr, 15/28-31) Tanrı öfkeyle "Ey İblis!" diye bağırdı. "Kudretli iki elimle yarattığım varlığa secde etmekten seni alıkoyan ne oldu?" (Hicr, 15/32)

Toprak soğuktu, ateşse canlıydı. Adem’in cennet için zayıf yaratıldığını gören İblis ‘Bu çamur, bir kıvılcımı bile taşıyamaz,’ diye düşündü.

Kendisi hem cennetin serinliğini, hem cehennemin hararetini taşıyabiliyordu; işte gerçek üstünlük buydu.

O an, içindeki gurur ateşi diline vurdu: ‘Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş balçıktan yarattığın insanın önünde eğilmem.‘ (Hicr, 15/33)

Ve ilk kez, söz Tanrı’ya karşı ateş aldı. Bu mağrur yanıt karşısında hiddetlenen Tanrı "Öyleyse çık oradan, çünkü sen kovuldun. Şüphesiz hesap gününe kadar lânet senin üzerinedir," (Hicr, 15/34-35) diye gürledi.

Bu sözler karşısında nasıl bir cezaya çarptırıldığını anlamakta güçlük çeken Baş İblis hislerinden emin olmak için sordu:

"Kıyamet mi? O da nedir?" "Yalnızca benim bildiğim bir vakittir." "Nerede?" "Yeryüzünde." Çok zeki olan Baş İblis, Tanrı’nın gelecek ile ilgili bütün planlarını bir çırpıda keşfetmişti. Tanrı’nın tıpkı cinler gibi üresinler diye Adem’e de bir eş yaratıp onları yeryüzüne göndermeyi ve günün birinde kıyametle yeryüzünü tekrar helak etmeyi planladığını öğrenince hırsından ne yapacağını bilemedi. Ortada onca aptal melek varken Tanrı planlarında neden kötü rolü kendisine vermişti? Cehennemde verdiği onca fedakâr hizmetten sonra bu düpedüz haksızlık sayılmaz mıydı? Tanrı’ya gücü yetmeyeceğini çok iyi bildiğinden bir müddet düşündükten sonra şöyle dedi:

"Öyle ise insanların mezarlarından kaldırılacakları güne kadar bana mühlet ver!" (Hicr, 15/36)

Tanrı da hemen "Tamam! Sen mühlet verilenlerdensin." (Araf, 7/15) dedi. "Öyleyse," dedi, "beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlar için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve sen, çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın." (Araf, 7/16-17)

Bu meydan okumaya karşılık Tanrı da: "Hadi, sen, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık. And olsun ki, onlardan sana kim uyarsa, bilin ki sizin hepinizden cehennemi dolduracağım." (Araf, 7/18) dedi.

Baş İblis etrafına bakındı. Adem gözü önünde cereyan eden tartışmalara şahit olduğu hâlde kendi payına doğru sonuçları çıkartmaktan acizdi. Tanrı’nın kendi tarafında olduğunu düşünmesi ve ona güvenmesi âdeta akıl gözünü kör etmiş, hakikati görmesini engellemişti. Bu bakımdan değerlendirdiğinde Baş İblis, ona secde etmemekte sonuna kadar haklıydı. Baş İblis, olanları içine sindiremiyordu. Kendi kendine mırıldandı: ‘Tanrı bize oyun oynuyor olmalı…’

Adem ile göz göze geldiklerinde, o saf bakışında aptalca bir sevinç sezdi. "Şu benden üstün kıldığını gördün mü? Yemin ederim ki, kıyamet gününe kadar pek azı hariç, onun zürriyetini kendi buyruğum altına alacağım." (İsra, 17/62) diye küstahça söylendi.

"Doğrusu benim kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur. Hadi git! Elinden geleni ardına koyma! Onlardan kim sana uyarsa, şüphesiz ki cezası cehennemdir, hem de mükemmel bir ceza." (İsra, 17/63)

Tanrı, Baş İblis’e sürgün cezasının kaldırılacağı kıyamet günü tekrar yuvasına dönebileceğini müjdeleyerek onu teselli etmeyi denedi. Fakat Baş İblis bunu bir lütuf olarak görmeye yanaşmadı.

"Rabbim! Beni saptırdığın için, and olsun ki yeryüzünde fenalıkları onlara güzel göstereceğim; halis kıldığın kulların bir yana, onların hepsini saptıracağım," dedi. (Hicr, 15/39-40)

Tanrı’yla Baş İblis arasındaki tartışma bir müddet daha sürüp gitti. Sonunda Tanrı tartışmaktan sıkıldı ve her şeyin planlandığı gibi gitmesi gerektiğini vurgulayarak Baş İblis’in de bu emre uygun hareket etmesini istedi.

Bütün tafrasına rağmen Baş İblis yine de cehennemi terk edip, zekâsı kıt mahlûkların yaşadığı yeryüzüne gitmeye yanaşmayınca ortam gerildi. Olumsuz havayı sezen bütün iblisler, cehennemdeki eğlenceyi bırakıp âdeta kötü gün dostu olduklarını kanıtlamak ister gibi gelip Baş İblis’in ardında saf tuttular.

Zor kullanmaktan başka çaresi kalmayan Tanrı, meleği Mikail’e harekete geçmesini buyurdu.

Baş İblis hareketlenen meleklere sitem etti: "Ya Rabbi, sen yeryüzünde kargaşa çıkaracak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? diyen sizler değil miydiniz?"

Melekler, "Doğru! Ama ilahi kudret karşısında hemen de itaat ettik," dediler. "Zavallılar." O andan itibaren cennette baş gösteren isyandan ötürü ortalık karıştı. Mikail, Cebrail ve diğer melekler bütün maharet ve yetenekleriyle iblisler ordusuna karşı saldırıya geçtiler.

Çıkan kargaşadan yüreği ağzına gelen Adem, kaçıp bir ağacın altına gizlendi. Bir tarafta Tanrı’nın melekleri, diğer tarafta yine aynı Tanrı’nın iblisleri birbirlerine kıyasıya vurdular. Ortalık, tıpkı yeryüzündeki gibi toz duman olmuştu. İblisler, can siperâne mevzilerini müdafaa ederken olağanüstü bir cesaret örneği sergile diler. Cennet, ilk defa böyle bir isyana ve dayanışmaya sahne oluyordu. Şayet son anda Azrail meleklerin yardımına yetişmeseydi, iblislerin kesin bir zaferle cenneti ele geçirmeleri işten bile değildi.

İblislerin bütün çabalarına ve yiğitliklerine rağmen kazanmaları mümkün olmadı. Çünkü Tanrı onları kaybetmek için yaratmıştı. Mücadelenin sonunda mevzilendikleri son siper de ele geçirilince, melekler tarafından teker teker tutulup yeryüzüne fırlatıldılar. Sonuna kadar çarpışmaktan vazgeçmeyen Baş İblis, melekler tarafından kıskıvrak yakalanıp sıkıca bağlandı. Özellikle yeryüzüne kadar götürülüp çukurların en derinine kapatıldı. Konulduğu yerden çıkmasın diye üstüne bin yıllık bir de mühür vurdular.

Melekler cennete döndükleri sırada, Baş İblis’in yeryüzünün derinliklerinden gelen acılı feryatları arşın sınırlarından dahi rahatlıkla duyulabiliyordu.

Cennette yeniden sükûnet sağlanınca Tanrı "Gel buraya!" diye çağırdı. Adem, yavru bir iblisi elinde tutarak geldi. Gövdesi ateş parçası gibi sıcak iblisin soğuk dilinden akan salyalar Adem’in eline bulaşmıştı. Yavru iblisi getirip Tanrı’nın önünde yere bıraktı ve secde etti.

Tanrı "Neden onu sakladın?" diye sorduğunda, yüzü korkudan sapsarı kesilmiş Adem’in o an verdiği yanıt kendisine hiç de şaşırtıcı gelmedi.

"Bir hediye!" dedi Adem. "Beni iblislerden korursan sana hep bunlardan getiririm."

Küçük iblisi meleklere teslim eden Tanrı, dönüp Adem’e "Cennetin tadını çıkar! Sana her şeyi serbest kılıyorum. Yalnız deminden beri altında saklandığın şu ağacın meyvesine dokunmayacaksın!" dedi.

Tekrar secdeye kapanan Adem: "Asla!" dedi. Tanrı gözden kaybolup yittiğinde Adem de cennet sakinlerinin meraklı bakışları altında bir başına kaldı.

Bir süre gayesizce ortalıkta dolanan Adem, verdiği ani kararla başının üzerinde el ele tutuşup neşe içinde dans eden melekler eşliğinde cennet bahçesinde gezintiye çıktı. Ellerindeki çalgı aletleriyle ruhu okşayan tılsımlı nağmelerin tınısını mırıldanan huriler de dört bir taraftan gelip kendisine refakat etmeye başladılar.

Seçkin Değerlendirme

Prof. Dr. Deniz Aslan

“Doğru bilgilenmek için önemli ve değerli bir kaynak.”

Prof. Dr. Deniz Aslan · 31.12.2024
Ganimet Savaşları

Tarihin sustuğu yerde,
sorular konuşmaya devam eder.

Tüm Romanları Gör