MAD ÜÇLEMESİ · I

MAD Özgür İnsan

İnsan, özgürlüğünü ilk kez ne zaman fark etti?

İnsanın doğayla, korkuyla, iktidarla ve kendi sınırlarıyla karşı karşıya geldiği uzak bir geçmişe açılan bu roman, yalnızca hayatta kalma mücadelesini değil, insanın kendi iradesini kurma çabasını da anlatır.

Arge’den Uruk’a uzanan anlatı; ilk kentlerin, ilk inançların ve ilk toplumsal düzenlerin doğuşu içinde özgürlüğün bedelini, boyun eğmenin ağırlığını ve insanın kendi yolunu seçme sancısını izler.

Tarih · Mitoloji · Özgürlük
MAD · Özgür İnsan
M. Mehmet Ünver
Roman Hakkında

Özgürlüğün
başlangıcına
doğru

MAD I · Özgür İnsan, insanın doğayla, korkuyla, iktidarla ve kendi sınırlarıyla karşı karşıya geldiği uzak bir geçmişe açılır. Mad’ın yolculuğu yalnızca hayatta kalma mücadelesi değildir. Bu yolculuk, boyun eğmek ile kendi iradesini kurmak arasındaki kadim çatışmanın hikâyesidir.

Arge’den Uruk’a uzanan anlatı, ilk kentlerin, inançların ve toplumsal düzenlerin doğuşunu bir insanın gözünden izler. Mad, kendisine biçilen hayatı kabul etmek yerine görmeyi, öğrenmeyi ve seçim yapmayı dener.

Roman, tarihöncesi dünyanın sert gerçekliğini insanın özgürleşme arzusuyla birleştirir.

01

Özgürlük

İnsanın kendisine çizilen sınırları fark etmesi ve kendi iradesini araması.

02

İktidar

İnanç, korku ve toplumsal düzen üzerinden kurulan itaat ilişkilerinin doğuşu.

03

Uygarlık

Arge’den Uruk’a uzanan dünyada kent, inanç ve yeni yaşam biçimlerinin ortaya çıkışı.

Okuma Örneği · Sesli Okuma

Mad’ın yolculuğuna ilk beş bölümle başlayın.

İlk beş bölüm eksiksiz web metni olarak sunuluyor. Bölümü açıp okuyabilir veya Türkçe kadın sesiyle dinleyebilirsiniz.

PDF Olarak Oku
MAD Özgür İnsan arka kapak
01 Bölüm 1 Oku · Dinle +
Sesli Bölüm 01 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

Bir şeye inanmak; bozulması en güç büyüdür.

Köylüler tandır başında işlerine dalmışken, ansızın Tara’nın feryadı köyün sessizliğini paramparça etti.

“Mad!”

Tara, kucağında ağırlaşmış çocuğuyla kerpiç evlerin arasından fırladı, köy meydanına koşuyordu. Arkasında, çığlığına kulak verip peşine takılan bir kalabalık vardı. Ayak sesleri birbirine dolanıyor, toz havaya kalkıyordu.

Tapınağın taş merdivenlerine varabildiğinde soluğu tükenmişti. Göğsü acıyla inip kalkıyor, sesini zorlukla yükseltebiliyordu.

“Ram! Ram!”

Tara, sarıldığı Mad’ın titreyen gövdesine daha sıkı yapıştı. Çocuğun nefesi sığlaşmıştı, soğuyan teni toprağın rengine dönmüştü. Çocuk, avuçlarının arasından kayıp gidiyordu. Her nefes, avuçlarında biraz daha sönüyordu.

Kalabalığın önünde, soluk soluğa, yalvarırcasına haykırdı:

“Mad ölüyor, ayağını yılan soktu!”

Tapınağın girişini kapatan, üzerinde güneş, ay ve yıldız kabartmaları bulunan ağır deri örtü aralandı. Açıklıktan, çürümüş meşe ve ıslak toprak kokusuna benzeyen kesif bir hava sızdı.

Gölgelerin içinden ak saçlı, cildi buruşmuş, deri cübbeli ihtiyar bir kadın belirdi. Elindeki asa ve boynundaki renkli taşlardan süzülen ışık, gözlerinde kıvılcımlar yakıyordu. Ram, asasını havaya kaldırdı.

Kalabalığın uğultusu bıçakla kesilircesine durdu. Tapınak, duyulmaz bir nefesle onların korkusunu içine çekiyordu.

“Ne oldu?” diye sordu, sesi kadim taşlar kadar soğuk ve ağırdı.

Tapınağın taş merdivenlerini tırmanırken attığı her adımda, yılların yükü Tara’nın dizlerinde titriyordu. Merdivenlerin sonunda, ihtiyarın karşısında dikildi. Ram’ın yüzü bir taş mühür kadar ifadesiz, gözleri dipsiz birer kuyu kadar derin ve sessizdi. O bakışın içinde, Tara’nın dizlerini daha da zayıflatan ağır bir hüküm sessizce kuruluyordu.

Tara, kucağındaki evladının can çekişen sıcaklığı karşısında erimekte olduğunu hissetti. Hayatı boyunca duyduğu tüm o kutsal anlatıların, nihayet bir işe yaraması gerektiğini düşündü. “Şimdi değilse ne zaman?” diye geçirdi içinden. Bu düşüncenin bir dua mı, yoksa son bir pazarlık mı olduğunu ayırt edemedi.

“Ne olur ölmesin,” diye yalvardı, sesi kırılıyordu. “Söyle Tanrıça’ya onu kurtarsın! Eğer kurtarırsa, onu Tanrıça’ya bağışlarım!”

İhtiyar kadın, hareketsiz çocuğu genç annenin ellerinden itinayla aldı ve uzun süzdü. Çocuğun bedeni, yaşına göre beklenmedik derecede ağırdı, taş ağırlığındaydı.

“Bekle,” dedi.

Sonra tapınağın karanlık içine döndü. Deri örtü, ardında kalanlara yalnızca loşluğu ve ağır kokuyu bırakarak yeniden kapandı.

Tara, merdivenlerin başında kala kaldı. Az önce verdiği söz, göğsünün içinde yankılanan tek cümleye dönüşmüştü:

Kurtarırsa, onu Tanrıça’ya bağışlarım…

Dizlerinin bağı çözülüyordu, taş basamaklara çökmemek için kendini zor tutuyordu. Kalabalık, bir adım geride, fısıltılar içinde bekliyordu. Kimisi merhamet dilercesine göğe bakıyor, kimisi tapınağın girişine.

Zaman, Tara için taşların arasına sıkışmış, kıpırdamayan ağır bir gölgeye dönüştü. Ne güneşin yer değiştirdiğini fark etti ne de rüzgârın yönünü. Yalnızca kucağından alınan oğlunun yokluğunu ve göğsünde açılan boşluğu hissediyordu.

Tapınağın içinden hiçbir ses gelmiyordu. Ne dua mırıldanması, ne asa tıklaması, ne de taşların hışırtısı… Sadece, kulak verince bile duyulamayan bir suskunluk. Bu sessizlik, taş duvarların içinden değil, Tara’nın göğsünün içinden yükseliyordu.

Tara, içinden, çocukken annesinden öğrendiği duaları hatırlamaya çalıştı. Dudakları kıpırdadı ama sözcükler dile gelmedi. Duaların yerini, az önce Tanrıça’ya verdiği çıplak söz almıştı. Artık pazarlık edecek bir şey de kalmamıştı.

Bir süre sonra, deri örtü yeniden aralandı.

“Tara!”

Genç kadın öne atıldı. Çocuğun göğsünün inip kalktığını görünce sevinçten ihtiyarın ellerine sarıldı, öpücüklere boğdu. İhtiyar, çocuğu kadının kucağına uzatır uzatmaz, Mad annesinin göğsüne aç, umutla atıldı. Sanki biraz önce olanlar hiç yaşanmamıştı.

Tara o anda, ölümün eşiğinden geri dönen bir nefesin ağırlığının insanı nasıl hafiflettiğini ilk kez hissetti.

Aşağıda toplanan kalabalık sevinç çığlıkları attı. Ram, onlara hitaben yüksek sesle anlatmaya koyuldu:

“Çocuğu alıp Tanrıça Ninhursag’ın heykelinin önüne gittim. Asamı üç kez havaya kaldırıp indirdim. Yüzüm yere değecek şekilde eğilip dualar okudum. O anda Tanrıça’nın taştan heykeli hareket etmeye başladı. Gözleri yavaş açılırken, güneşin dağların ardından yükselip ovaya dolması gibi, loş tapınağın içi nurla aydınlandı. Gözbebeklerinde yıldızlar parıldayan Tanrıça’nın bakışlarından etrafa saçılan parlak ışıklar tüm gövdesini sardı.”

Kalabalık hayretle dinliyordu. Kimileri korkuyla yere bakıyordu. Kimileri diz çöküp alnını taşlara dayamış, Tanrıça’nın adını mırıldanıyordu.

Ram sözlerini sürdürdü:

“Tanrıça, ‘Getir onu!’ dedi. Yerdeki çocuğu kucaklayıp dizlerine bıraktım. Elini çocuğun kalbine koydu, kalp bir yıldız gibi alev aldı. Göğsü ışıkla doldu, derisi şeffaflaştı. Bir şimşek parladı ve yeniden atmaya başladı. Sonra Tanrıça bana döndü: ‘Ram, bu çocuk artık tapınağa aittir,’ dedi ve taş kesildi.”

Ram kalabalıkta bakışlarını gezdirerek devam etti:

“Tanrıça, çocuğun kaderini geri verdi. Onu ölümün eşiğinden çekip aldı. Bu köyü, bu çocuğun nefesiyle yeniden kutsadı. Bundan böyle Mad, Ninhursag’ın koruması altındadır.”

Tara, kayıp bir hazineyi bulmuşçasına Mad’ı koklayarak evine götürdü. Onun sıcaklığını, nefesini, kalp atışlarını hissediyor, bedenine sinen bu canlılığın kendisini ayakta tuttuğunu biliyordu. İçi huzurla doluydu. Yine de aklının bir köşesinde verdiği söz asılı duruyordu, bir iğne ucu kadar keskin, ama henüz acıtmayan bir ağırlıkla.

“İki kadın arasında çözülebilecek sıradan bir mesele,” diye düşündü. “Toprağa düşüp de filizlenmeden kuruyan tohumlar gibi, o sözler de zamanla sessizce unutulup giderdi.”

Bu düşünceye tutunmak zorundaydı.

Ama kalbin en dip köşesinde, unutmanın bazen en ağır yük olduğunu da biliyordu. Çocuğunun sıcak elini avucunda hissederken, bu dingin anın sonsuza dek sürmesini diledi.

02 Bölüm 2 Oku · Dinle +
Sesli Bölüm 02 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

Köy, akşamüstünün kızıllığına bürünmüş, sessiz bir bekleyişe gömülmüştü.

Tara’nın evinin önünde, toprağın üzerinde hâlâ Mad’ın ayak izleri duruyordu. Sanki ölümün soğukluğu oraya çöreklenmiş ve güneşin sıcaklığı bile onu henüz dağıtamamıştı.

Tara, kulübenin girişinde kısa bir an durdu. Çocuğunu kollarında tutarken, Mad’ın biraz önce ölümle arasındaki ince çizgiden nasıl geri döndüğünü düşündü. İçinde beliren huzura rağmen, göğsünde hafif bir sızı vardı. Verdiği sözün ağırlığı kendini hatırlatıyordu.

Ev, fark edilir biçimde daha loş görünüyordu. İçeri girince hâlâ ateş bulundan tifikin sıcaklığı yüzüne vurdu, ancak bu sıcaklık bile içinde taşıdığı gerilimi dağıtmaya yetmedi.

Mad, annesinin omzunda küçük bir iç çekişle uykuya daldı. Tara, çocuğu hasırın üzerine yatırırken, parmaklarının hâlâ titrediğini fark etti.

O sırada deri örtü aralandı. Köyün kadınlarından üçü, endişeli ve meraklı bakışlarla içeri süzüldü. Yüzlerinde hem yardım isteği hem de olan biteni öğrenme arzusu vardı.

“İyi mi?” diye sordu yaşça büyük olan.

“İyi,” dedi Tara, sesi kısılmıştı. “Tanrıça onu geri verdi.”

Kadınlar, Mad’ın uyuyan yüzüne baktılar. En yaşlı olan, elini çocuğun alnına koyup üç kez dua mırıldandı.

Bu dokunuş, Tara’nın içinde ilk kez bir şeyleri yerine oturtan küçük bir sabır taşı gibi ağır hissedildi.

“Ram seni tapınağa çağırıyor,” dedi kadınlardan biri. “Söz verdin Tara… o bunu unutmaz.”

Tara “Bu benimle Tanrıça arasında bir mesele size ne oluyor,” der gibi suratını ekşitti, yüzünü yana döndü.

“Tamam,” demekten başka söz bulamadı.

Kadınlar ayrılınca evin içi yeniden sessizliğe gömüldü. Yalnızca tifikte yanan ateşin çatırdayan sesi duyuluyordu.

Tara, Mad’ın yanına oturdu.

Çocuğun göğsünün her inip kalkışında hem şükran hem de korku duyuyordu.

Korku… çünkü geri dönüşler bazen başlangıçlardan çok daha zor gelirdi.

Bir süre sonra tapınağa gitmek için kulübeden çıktı.

Tara, daha önce yüzlerce kez yürüdüğü yolu, bu kez ayaklarının altında başka bir toprağa basıyormuş gibi hissetti. Tapınağın ağır kokusunu uzaktan bile tanıyordu.

O koku, artık bir umut değil, bir çağrıya dönüşmüştü.

Tapınağa vardığında deri örtü yine aralıktı. Ram, taş merdivenlerin tepesinde onu bekliyordu.

“Geldin,” dedi Ram.

Tara başını salladı.

“Verdiğin sözü hatırlıyorsun.”

“Evet, ama o an…”

Ram elini kaldırdı, Tara’nın lafını tamamlamasına izin vermedi.

“Mad’ın kaderi artık bizim elimizde değil.”

Tara’nın boğazı düğümlendi. Derin bir kuyunun içine düşen taşın boğuk sesiyle:

“Ben… annesiyim,” diye fısıldadı. “Onu nasıl…”

Ram, Tara’ya bir adım yürüdü:

“Bir Tanrıça’ya verilen söz geri alınmaz.”

Sesi, tapınağın taşları kadar sertti.

Tara’nın dizleri yeniden titredi. Bu kez çocuğunu kaybetme korkusundan değil; çocuğunu Tanrıça’ya teslim etme düşüncesinden.

Ram, merdivenlerin üzerinden köye baktı.

“Yarın şafakta tapınağa gel. Mad’ın yolculuğu başlayacak.”

Tara’nın başı döndü. Gözleri bulanıklaştı. Bir an için, toprağın ayaklarının altından çekildiğini sandı.

Ama Ram’ın yüzünde bir tereddüt kırıntısı bile yoktu.

“Bu böyle olacak,” dedi ihtiyar, kesin bir tonda.

Tara, geri dönmek için arkasını döndü. Adımlarını atarken, bir taşın yerinden oynaması gibi içinden bir şey koptu.

Kalbi… kendinden izinsiz, sessiz bir yarılmaya doğru gidiyordu.

Evin yoluna koyuldu.

Karanlık çökmüştü, ama köyün üzerinde hafif bir ay ışığı vardı.

O ışığın altında, Tara’nın gölgesi ikiye bölünmüş görünüyordu: Biri çocuğunu bağrına basmak isteyen anne, diğeri Tanrıça’ya verdiği sözü taşımak zorunda kalan bir kadın.

Tara eve vardığında Mad hâlâ uyuyordu.

Onu izlerken zaman bir an durdu. Çocuğun nefesindeki hafif titreşim bile dünyasını ayakta tutmaya yetiyordu. Tara Mad’ın küçük elini avucuna aldı, başını dizlerine yasladı. Bu gecenin ardından hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordu.

03 Bölüm 3 Oku · Dinle +
Sesli Bölüm 03 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

Kül kokuyordu kulübe. Gece, sönmüş ateşin üzerine gri bir yorgunluk bırakmıştı. Tara, deri örtüyü araladı; ışık toz taneleriyle dans ederek içeri süzüldü, Mad’ın uyuyan yüzüne değdi. Onu kokladı. Elleriyle çocuğun sırtında, bir elin sıcaklığından çok, gölgenin soğuk dokunuşunu arar gibiydi. Bu koku, ciğerlerinden kopmuş bir parçanın geri dönüşüydü. Sanki kopan bir parçasını yeniden yerine koymuştu.

Testiyi salladı. Şıpırtı. Son damlaydı. Mad direndi, dudaklarını büzdü. Tara’nın bakışlarıyla yenildi.

“İç,” dedi, sesi bir anne yüreğinin en ince telinde titreyerek, “büyümen lazım.”

Süt biter bitmez, çocuk dışarı fırladı.

“Yılanlardan uzak dur! Meydanın ötesine geçme!”

Tara’nın sesi, kulübenin deri örtüsüne çarptı, içerde kaldı.

Elleri telaşla yünü kavradı. Dışarı çıktı. Gözleri, yavrusunu izleyen bir dişi kurt gibi tetikteydi.

Köylüler, tandır başında sessiz bir ayinle ekmek yoğuruyordu. Tara, İber’e yaklaştı.

“Mad’ı gördün mü?” diye sordu.

“Ahırda,” diye yanıtladı İber. “Diğer çocuklarla.”

Tara’nın kalbi, göğüs kafesinde kanat çırpan bir kuş gibiydi. Her adımda, dün verdiği söz ensesinde bir noktada yanıyordu. Kurtarırsa, onu Tanrıça’ya bağışlarım!

Ahırın çitinden çocuk kahkahaları yükseliyordu. Mad, keçileri kışkırtıyor, hayvanların şaşkın melemelerine gülüyordu.

“Bebeğim! Ekmek yiyeceğiz!” diye seslendi Tara.

“Şimdi olmaz anne! Oyun daha yeni başladı,” diye karşılık verdi Mad.

Tara geri döndü, çömeldi, yünü aldı. Parmakları mevsimlerin dönüşünü andıran, kaçınılmaz bir döngüde hareket ediyordu. Her ilmik, dün verdiği sözün bir yankısını taşıyordu. Zihni ahırdaydı. Kalbi, Mad’ın her adımında atıyordu.

İber yanına geldi.

“Bir an yüreğim ağzıma geldi!” dedi.

Tara zoraki gülümsedi. Tam o anda, iplik koptu. Küçük ama ince bir çığlık bırakan bir ses yükseldi.

“Sorma,” dedi Tara, sesi titreyerek. “Onu kaybedeceğimi sandım. Ciğerimden bir parça kopuyor gibiydi.”

“Mad çok yaramaz. Gözünü üzerinden ayırma,” dedi İber.

“Ayırmayacağım,” dedi Tara, yünü avuçlarında sıkarak. “Çünkü ona bir şey olursa yaşayamam.”

İber’in yüzü bulutlandı.

“Benim ilk kızım da onun yaşındaydı. Öldüğünde, Tanrıça sustu. Tapınak taş kesildi.”

Sesinde, sönmüş bir ateşin küllerinde gizlenen eski bir öfke vardı.

Göz ucuyla, meydana hükmeden tapınağa baktı.

“Nedense, iş ölüm konusuna gelince, ne tapınak ne Tanrıça yardım eder.”

Tapınağın gölgesi uzuyordu. Aynı soğuk el, şimdi onların üzerine düşüyordu. Havada söylenmemiş her söz, dönüp duran bir bıçak ağzı gibiydi.

“Sen şanslısın,” diye ekledi İber, sesi buruk. “Tanrıça seni duydu. Çocuğunu bağışladı.”

Bu ‘bağış’ kelimesi Tara’nın içini ürpertti. Sırtında, tapınağın taş basamaklarında hissettiği o aynı soğuk teri hissetti. Bağışlanan şey, geri alınmak için verilirdi çünkü.

04 Bölüm 4 Oku · Dinle +
Sesli Bölüm 04 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

Zaman, soğuk bir nefes gibi üç ayı alıp götürmüştü. Köylüler, soğuk gecelerde birbirine sarılmak için ormandan odun taşımış, evlerinde kütükten kaleler yığmışlardı.

Tara, Mad’ın sırtına yayılan nefesin sıcaklığında uyandı. Titreyen vücudunu ovuşturarak doğruldu. Uyku, geceden kalma bir kabuk gibi üzerinden döküldü.

Sabahın ilk ritüeline başladı: Odunları seçti, külleri sabırla eşeledi, içlerinde saklı kırmızı korları budu.

İnce dalları çapraz yerleştirdi ve hayatı yeniden çağıran kadim bir büyücü edasıyla avuçlarını ısıtmak için üflemeye koyuldu. Duman gözlerini yakarken, sanki geçmişin yakıcı hayaletleri de gözlerine doluyordu. Öksürdü, göz pınarlarından sızan yaşları sildi, ama pes etmedi.

Nihayet, önce kıvılcımlar çaktı; sonra küçük, titrek bir alev doğdu.

Alevler odunları sarıp yutmaya başladığında, ellerini ısıttı.

Ateş iyice harlanıp kulübeyi titrek bir turuncuyla doldurduğunda:

“Mad!” diye seslendi, sesi yorgun ama şefkat dolu. “Ateşin başına gel!”

Çocuk, rüyalar âleminden süzülürcesine geldi ve ocağın başına çömeldi. Tara, onun kabarık saçlarını okşadı. Dokunuşu yumuşaktı, ama elini geri çekerken parmakları bir an tereddüt etti, sanki içinden geçen bir veda orada takılı kalmıştı.

Sonra onu şefkatle itekledi. Mad da gülerek aynı karşılığı verince dayanamadı; onu kucakladı, bağrına bastı. Gözlerinde acı hatıralar canlandı:

İki meleğim…

Hastalığın kollarında kayıp gitmişlerdi. Ninhursag derin bir sessizliğe gömülmüştü.

Ve Saart…

Ah, Saart. Bir avcıyken av olan kocam.

Bir ay boyunca her akşam tapınağa koşmuş, taş basamaklarda saatlerce yalvarmıştı. “Tanrıça’nın bir bildiği vardır,” diye avutmuştu kendini. Ama Ninhursag’ın heykelinin oyulduğu büyülü, kadim taş cevap vermemişti.

Mad, kocasından kendisine kalan tek hatıraydı.

“Acıktın mı?” diye sordu, alnına bir öpücük kondurarak.

“Evet!”

Tara ayağa kalktı, uzun siyah saçlarını toplayıp omzunun arkasına attı. Kulübenin girişine doğru ilerlerken, soğuk bir metal gibi midesine inen bir huzursuzluk hissetti. Deri örtüyü araladı. Zaman bir an durdu.

Dışarıda, şafağın soluk, gri ışığında Ram dikiliyordu. Sanki gecenin başından beri oradaydı. Bir kaya parçası gibi taşlaşmış, sabırla bekliyordu. Yüzü, ne öfke ne merhamet barındıran, sadece sarsıcı bir sakinlikle yontulmuştu.

Tara’nın nefesi kesildi. Eli bir an havada kaldı, sonra deri örtüyü hızla kapattı. Mad’ı kucakladığı gibi çekip aldı, kulübenin en kuytu köşesine çömeldi, derileri üstlerine çekti. Çocuğun sıcak nefesi, kendi hızlı soluklarına karışıyordu.

“Tara!” diye gürledi Ram’ın sesi dışarıdan.

“Hayır!” diye hıçkırdı Tara, sesi saf korku ve çaresizlikle boğulmuştu.

Bir ölü gibi sessizliğe gömüldü. Öyle derin, öyle ağır bir sessizlikti ki bu; kulaklarında sadece kendi kalp atışlarının güm vuruşları kalmıştı.

Zamanın ne kadar geçtiğini bilmeden bekledi.

Sonra, buz gibi parmaklarıyla derileri usulca araladı. Nefesini tutup kulak kabarttı.

Hiçbir şey duymadı.

Mad’ı sıkı sıkıya tutarak, her adımı bir işkenceymişçesine girişe yaklaştı. Deri örtüyü kenarından araladı, gözünü dışarı uzattı.

Ram gitmişti; içi yine de rahat değildi.

İçgüdüsü, bu meselenin düşündüğü kadar kolay kapanmayacağını fısıldıyordu.

Kulübenin etrafında dolaştı; gözleri her gölgeyi, her kıpırtıyı taradı. Sonra, yavaşça başını çevirip tapınağa baktı.

Orada, tapınağın yüksek merdivenlerinde kara bir siluet dikiliyordu. Asası hâlâ elindeydi, aşağıya, kulübeye doğru bakıyordu.

Alacakaranlık yüzünü saklıyordu, ama Tara, onun bakışlarını teninde hissedebiliyordu. Kıpırdamadan, avının yorulmasını bekleyen bir avcıya benziyordu.

Tara, hırçın ve umutsuz bir isyanla başını çevirdi, saçlarını omzunun arkasına savurdu.

İçeri girdi, örtüyü kapattı.

Ateşin başına dönüp Mad’ı sıkıca tutarak yere çöktü. Gözleri alevlerin dansına kilitlendi; sanki tüm hayatı, tüm sevinç ve acıları o turuncu ağızda yanıp kül oluyordu.

Mad, sevgimin son tanığı, diye düşündü yüreği sızlayarak.

Onu kaybedersem, kendimi de kaybederim.

O gün, gözlerini çocuğundan ayırmadı. Onu kaybetme korkusunu ciğerlerine çektiği her nefeste yaşadı.

Sonraki günlerde de aynı korku içinde, her dışarı çıkışında ilk işi gözlerini o kadim taş yapıya dikmek oldu.

Ram hâlâ orada mıydı?

Bekliyor muydu?

Ve en çok korktuğu, içini kemiren o soru:

“Bu bekleyiş ne zaman son bulacaktı?”

05 Bölüm 5 Oku · Dinle +
Sesli Bölüm 05 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

Günler sonra Tara, kulübesinin önünde kuşları kovalayan Mad’ı izliyordu. Bakışları çocuğun peşinden değil, sanki biraz ilerisini kolluyordu. Gözleri, olacak olanı önceden sezen bir hayvan gibi tetikteydi. Öyle dalmıştı ki, yanına sessizce sokulan Ram’ı fark etmedi.

Ram’ın sesini duyunca panikle fırladı, koşup Mad’ı kaptığı gibi göğsüne bastırdı. İki kalp, aynı korkuyla hızla çarpıyordu artık. Çocuğun nefesi yanağında sıcak bir iz bıraktı.

Neden geldiğini biliyordu. Söz hakkı tanımadan, içindeki dehşeti ele veren bir sesle bağırdı:

“Git buradan, büyücü!”

Parmağını sallayarak tehditler savurdu:

“Uğursuz ihtiyar! Git! Yoksa öldürürüm seni!”

Ram, bedeni gibi cılız, derinden gelen bir sesle karşılık verdi:

“Yılan soktuğunda onu Tanrıça’ya bağışlamıştın.”

Tara dişlerini sıktı. Sesi, dişlerinin arasından çıktı:

“Diğerleri gibi ölecek sanmıştım.”

Ram duraksamadı:

“Ama ölmedi.”

“Tanrıça gitsin kocamı ve diğer çocuklarımı kurtarsın, onları kendisine alsın! Mad’ı vermem. Git buradan! Yoksa seni öldürürüm!”

Tara eğilip yerden bir taş aldı. Hiç düşünmeden Ram’a doğru fırlattı. Taş, ayağının dibine düştü.

Ram güçlükle sakındı. Bakışları bir anda sertleşti.

Sözlerini uzatmadan, kadim sözleşmeleri, tanrıçaya olan borcu ve kaderin mühürlerini hatırlattı. Tara bu sırada sadece kucağındaki Mad’ın nefesini dinliyordu. Her soluk, gecikmiş bir cevaptı.

“Ninhursag’ın kanunu sarsılmazdır,” dedi Ram. “Kaderin mührü vurulmuş. Onun yazgısı senin ellerinden çoktan çıktı. Teslim ol ve borcunu kabul et.”

Tara, bakışlarını Ram’ın gözlerine dikti. Bir an için, korkunun içinden geçen sert bir sessizlik belirdi.

“Ram,” dedi. “Kucağımdaki çocuğun sıcaklığı, senin o taş duvarlara kazıdığın sözlerden daha ağır basıyor. Benim tek hayat kaynağım bu çocuğun nefesidir. Eğer tanrıçan bu canı istiyorsa, önce benim etimi kemiğimden ayırması gerekecek!”

Ram sustu. Söz bulamadı.

Bir an durdu; sanki söyleyecek başka bir şey vardı. Söylemedi. Arkasını döndü ve tapınağın yolunu tuttu.

Tara, kucağında Mad’la, onu merdivenlerden çıkana kadar seyretti.

Her adımda, göğsünde bir şey yerinden oynadı; yerine yenisi gelmedi.

O günden sonra Tara’nın dünyası daraldı.

Geceleri rahat uyuyamıyor, sık kabuslarla uyanıyor ve elini uzatıp Mad’ın yanında olup olmadığını yokluyordu. Çocuğun yerinde olmadığını düşündüğü anlar, uyanıklığından daha gerçekti.

Yaklaşık bir ay boyunca bu hâl sürdü. Ormana gitmedi, odun toplamadı, ava katılmadı. Köylüler üzülüyor, topladıklarını kulubesinin girişine bırakıyordu. Tara geri çevirdi. Sonra sessizliğe razı oldular; getirdiklerini gizlice bıraktılar.

Artık Tara’nın korkusu tek değildi.

Mad’ı tapınağa vermek bir ihtimaldi.

Ama Tanrıça’nın gazabı başka bir ihtimaldi.

Verilen geri alınabilirdi.

Bunu biliyordu.

Bu düşünce günler geçtikçe içine işledi. Alışmak istemediği bir fikre, direne alışıyordu. Buna öfkelendi.

Neden hep onun omuzlarıydı bu yük?

Neden kader, hep ondan eksilerek yazılıyordu?

Sessizlik artık dinlenilecek bir şey değildi. Bekleyen bir el gibiydi.

Bir gece, ateşe büyük bir odun parçasını hışımla atarken, dudaklarından tek bir cümle döküldü:

“Ya Tanrıça tekrar öldürürse?”

Seçkin Değerlendirme

Okurdan romana

“Kitabınızı baştan sonuna kadar hem de merakla okudum. Çok beğendim. Sürükleyici.”

Prof. Muazzez İlmiye Çığ · 21.09.2006
Roman Dünyası

Yedi roman. Üç dil.
Tek bir edebiyat dünyası.

Tüm Romanları Gör