Özgürlük ve Tutsaklık
Kusursuz bir dünya bile insanın kendi iradesi yoksa bir hapishaneye dönüşebilir.
Özgürlük yoksa, kusursuz bir dünya neye yarar?
Tanrıça İnanna’yı kurtarmasının ardından Mad, Tanrı Enki’nin yeraltındaki sarayı Abzu’da ölümsüzlüğe benzeyen bir tutsaklığın içine düşer. Ne açlık vardır, ne hastalık, ne ölüm. Fakat özgürlük de yoktur.
Abzu’dan Eridu’ya, Arge’den Babil’e uzanan ikinci kitap; tanrıların kurduğu düzeni, iktidarın kutsallaştırılmasını, insan iradesini ve özgürlüğün bedelini daha büyük bir çatışmanın içine taşır.
MAD II · Babil, Mad’ın Tanrıça İnanna’yı kurtarmasının ardından başlar. Tanrı Enki, İnanna’nın özgürlüğünün bedeli olarak Mad’ı yeraltındaki Abzu’ya hapsetmiştir. Kusursuz görünen bu dünya, Mad için ölümsüzlüğün değil tutsaklığın simgesine dönüşür.
Mad’ın bedeni değişmese de düşünceleri değişir. Abzu’nun sessizliğinde özgürlüğün yalnızca bedensel bir durum olmadığını, insanın iradesinde ve düşüncesinde yaşadığını daha açık biçimde kavrar. Enki’nin büyüleri bedenini tutabilir, fakat düşüncelerini ele geçiremez.
Pugat’ın arayışı ve Ram’ın dönüşüyle Mad yeniden yeryüzüne çıkar. Fakat özgürlüğüne kavuşması, tanrıların dünyasından kurtulduğu anlamına gelmez. Önünde Arge, Fırat, Babil ve Marduk’un gölgesi vardır.
Kusursuz bir dünya bile insanın kendi iradesi yoksa bir hapishaneye dönüşebilir.
Enki, İnanna ve Ninhursag üzerinden kutsal otorite, güç ve insan üzerindeki egemenlik sorgulanır.
Abzu’dan çıkış, Mad için yalnızca bir kaçış değil, kendi kaderini yeniden kurma mücadelesinin başlangıcıdır.
MAD II · Babil’in ilk beş bölümü tam web metni olarak sunuluyor. Bölümü açıp okuyabilir veya Türkçe kadın sesiyle dinleyebilirsiniz.
PDF Olarak Oku
Tanrıların hilesi çoktur.
Ocaktan fışkıran alevler salonun taş duvarlarında dans ediyor, başrahip İsimut’un yüzünü şafak gibi aydınlatıyordu. Eridu tapınağının geniş salonunda Tanrı Enki’nin başrahibi İsimut, çevresinde sıralanan yardımcılarının önünde dingin ama buyurgan sesiyle konuştu.
“Seni Ulu Tanrı Enki’nin yeni Me’lerini yazman için çağırdım.” Yazman başını eğdi. “Emriniz olur,” dedi, kil tableti hazırlamaya koyuldu.
İsimut, sözlerini taşın içine işliyormuş gibi ağır ve yankılı bir tonda anlatmaya başladı.
“Enki, yeraltı sarayı Abzu’da, içtiği bira ve şarabın sarhoşluğunda, yıllarca yalnız kendi kudreti için sakladığı Me’leri Tanrıça İnanna’ya bağışladı. İnanna o Me’leri kayığına yükleyip Ak Rıhtım’a ulaştığında Uruk halkı şenliklerle Tanrıça’yı karşıladı. O da Me’leri, halkın neşesiyle birlikte, tek tek dağıttı.”
Yazman hazır olduğunda başrahip elini göğe kaldırdı. Sözlerini Me’lerin kutsal ritmiyle sürdürdü.
“Kudretim adına,
Abzu’m adına,
Kutsal İnanna’ya,
Kızıma vereceğim şunları.
Kahramanlık,
kudretli olma sanatı,
ikiyüzlülük sanatı,
dürüst olma sanatı,
kentlerin yağmalanması,
ağıtların yükselmesi,
yüreğin sevinci.
Ve bunlara asla karşı gelinmeyecek.”
İsimut’un sesi taş duvarlarda dolaşıp geri döndükçe tapınağın içi, alevin titremesiyle birlikte ürperdi. Kubbenin ortasında duran ateş gölgesini yere düşürürken kutsal yazının ilk satırları kilin üzerine işleniyordu. Her harf, ateşin sıcaklığıyla taşın soğuğu arasında ağır ağır yerini buluyordu.
Tam o anda tapınağın en derinlerinden başka bir ses yükseldi. Yeryüzünün sessizliğini yaran boğuk bir yankı. Abzu’ya giden yeraltı tünelleri yeniden kazılıyordu. Unutulmuş ilahilerin ritmiyle savrulan kazma darbeleri, toza ve toprağa değil, karanlık zamana vuruluyordu sanki.
Pugat, aylar süren bekleyişin ardından küçük bir ekip toplamıştı. Çökmüş tünelleri temizliyorlardı. Ama amacı Tanrı Enki’nin sarayına ulaşmak değildi. O, Mad’ı bulmak istiyordu.
Tanrıça İnanna’yı bahar şenliklerinde kurtarışından beri Mad’dan hiçbir haber gelmemişti. Pugat bunu her gün, aynı yerde, aynı sesle düşünüyordu. Kazma vuruldukça toz yükseliyor, toz çöktükçe umut yeniden kalkıyordu. Pugat, Mad’ın hâlâ yeraltında, Tanrılarla hesaplaşmakta olduğuna inanıyordu.
Kazdığı her taşın ardında bir işaret arıyor, her yankıda onun sesini duymaya çalışıyordu. Toprağın içinden yükselen her uğultu Mad’ın nefesi olabilirdi. Yorgun, ama hâlâ yaşayan bir nefes. O anlarda Pugat dizlerinin üstüne çöker, ellerini toprağa bastırır, fısıldardı.
“Dayan, Mad. Biz hâlâ buradayız.” Karanlıkta her kazma vuruşu, yalnız taşı değil, hapsolmuş umutları da parçalıyordu. Her bir ses, toprağın derinliklerine gömülmüş bir özlemin yankısı gibi sürüp gidiyordu.
Kendini bildi bileli özgürlük için çırpınan Mad, şimdi Tanrı Enki’nin yeraltındaki havuzlu sarayı Abzu’nun sessiz bahçesinde tutsaktı. Bir zamanlar sıradan bir köylü gibi yaşamaktan, tapınakta zincire vurulmuş bir rahip olmaktan korkardı. Şimdiyse en çok Arge’yi özlüyordu.
Uruklu askerlerin köyü bastığı o yağmurlu gün tapınağa son bir kez bile girememişti. Ellerine vurulan zincirlerle yola çıkarılmıştı. Uzun ve meşakkatli bir yürüyüşün ardından Uruk’a varmış, Sunak’ın sarayında köleliği başlamıştı. Entrikalar, ihanetler, Sunak’ın ve Danel’in tuzakları üst üste binmişti. Mad zekâsıyla hepsinin içinden geçmeyi başarmıştı. Ninşubur ve kızı Pugat sayesinde Eridu’ya kadar ulaşmış, Tanrıça İnanna’yı kurtarmıştı. Fakat Tanrı Enki, söylendiğinden daha kurnaz çıkmıştı. İnanna’yı serbest bırakmanın bedeli olarak Mad’ı en güçlü büyüsüyle Abzu’ya hapsetmişti.
Abzu’da zaman durgundu. Ne yaşlanmak mümkündü, ne ölmek. Gökyüzü aynı mavilikte asılı duruyordu. Ne güneş vardı, ne ay, ne yağmur. Mad’ın sakalı uzamıyor, bedeni değişmiyordu. Bir süre sonra kendi varlığından bile emin olamaz olmuştu. “Ölüm buysa,” diye düşündü, “hiç de anlatıldığı kadar korkunç değilmiş. Asıl acı, ölmeden yaşamaktır.”
Yalnızlık onu kemiriyordu. Bu sonsuz sessizlik, ölümsüzlüğü bir cezaya çeviriyordu. Yeryüzündeyken geceleri gökyüzüne bakar, yıldızların parlayan suskunluğunda huzur bulurdu. Şimdi o yıldızların anısı bile içini acıtıyordu. Bir zamanlar sabahı beklerdi. Şimdiyse hiç doğmayan bir sabahın içine sıkışıp kalmıştı.
En son gökyüzünü gördüğü gün Eridu’da bahar yarışmaları vardı. O gün Büyülüdil ile birinci olmuş, ardından Tanrıça’yı kurtarmak için tapınağın mahzenine inmişti. Umudunun tükendiği anda kendini burada bulmuştu. Meğer Abzu’ya geçişin yolu, herkesin korkuyla baktığı o alevlerin içinden geçiyormuş. Tanrı Enki burayı büyük bir kurnazlıkla gizlemişti. Alevlerden geçip buraya ulaşan bir daha kurtulamazdı. Çünkü buraya giren, sırrıyla birlikte Abzu’nun da esiri olurdu. Ölümlüler için giriş vardı, çıkış yoktu. Ancak tanrısal kudrete sahip olanlar, ya da yerine geçecek birini bulabilenler çıkabilirdi. Mad buraya gelen ilk ölümlüydü. Enki onu tutsak etmek için Tanrıça’yı bile feda etmişti. Bu kadar değer verdiği bir tutsaktan vazgeçmesi imkânsızdı.
Bazen Dilmun’u andıran bu bahçede yürüyordu. Ne kadar giderse gitsin bahçenin sonuna ulaşamıyordu. Saraydan fazla uzaklaştığında içi daralıyor, görünmeyen bir güç onu geri çağırıyordu. Kıyıları köknar ağaçlarıyla çevrili gölde yüzmek, balıklarla yarışmak, dallarda sallanmak bile onu avutmuyordu. Her şey kusursuzdu, ama bu kusursuzluk ölü bir huzur taşıyordu. Yeryüzünü, sesleri, insan sıcaklığını özlüyordu.
Burası birçok insan için cennet sayılabilirdi. Ne açlık vardı, ne hastalık, ne ölüm. Mad içinse bu dinginlik tutsaklıktan başka bir şey değildi. Özgürlük yoksa güzellik de anlamını yitiriyordu. Burada yemek için hayvan boğazlamaya gerek yoktu, meyveler dallarında olgunlaşmış, koparılmayı bekliyordu. Ne var ki Mad’ın açlığı bedensel değildi, ruhsaldı. O, yeryüzünü değil, kurtulmayı özlüyordu.
Zaman geçmiyor, düşünceleri bir nehir gibi kendi içine akıyordu. Kurtuluşu düşünmek tek umudu haline gelmişti. Aklına gelen tek isim, bir zamanlar onu rahip seçen Tanrıça Ram’dı. “Kim bilir,” diye düşündü, “şimdi o da hangi bedende, hangi kılıkta Enki’den saklanıyordur.” Belki hâlâ yeryüzünde dolaşıyordu. Mad, onun da kendi derdine düştüğünü biliyordu. Yine de bir gün gelip onu buradan alacağına inanıyordu.
Başını göğe kaldırmadan, derin bir sessizlikle mırıldandı. “Burada kalmak benim yazgımdır.” Söz ağzından çıkmıştı, yine de içindeki boşluğu doldurmadı. Umutsuzlukla umut arasında gidip gelen bir dal gibiydi, bir an ölü, bir an diri.
Abzu’da geçirdiği zamanda düşünmeye fazlasıyla vakti olmuştu. Düşünmek, belki de hayata katlanmanın tek yoluydu. “Pes etmek,” dedi kendi kendine, “kendini diri diri ölüme yatırmaktır.” Enki kadar güçlü değildi. Yine de büyülerin kendisini esir almasına izin vermeyecek kadar özgürlük bilincine sahipti. Onu yeryüzüne çıkaracak en güçlü büyü, yüreğindeki özgürlük tutkusuydu.
Bir şeyden emindi. Enki’nin büyüleri bedenini tutabilirdi, düşüncelerini asla. İradesi, Abzu’nun duvarlarını aşan tek güçtü. Bu, onun kendi keşfettiği gerçek büyüydü.
Dalları üzerindeki yükten neredeyse yere değecek kadar eğilmişti. Mad ağacın yanına geldi, iyi niyetle iki iri elmayı yapraklarıyla birlikte kopardı.
Hafifleyen dal, yavaşça yukarı doğru yükseldi. Göl kenarındaki köknarın altına varınca bağdaş kurdu. Henüz yoldayken bitirdiği ilk elmanın ardından balık dostlarını hatırladı.
Elinde kalan kabuğu göle doğru fırlattı. Ardından ikinci elmayı ağzına götürüp kocaman bir ısırık aldı. Abzu’da Tanrıça’yı ilk gördüğünde İnanna tam burada, göl kenarındaki köknarın altında durmuş, balıkları seyrediyordu.
O günü hatırlamak Mad’a hem hüzün hem teselli veriyordu. Çünkü burada, o gözlerle, son kez de olsa karşılaşmıştı. Bu bahçedeki esareti katlanılır kılan bir tek şey varsa, o da bu anının içinde bıraktığı huzurdu.
Birden İnanna için yeni melodiler icat edip üflemek geçti aklından. Ondan başka kimse duymasa da Tanrıça’yı özleyen yüreğine dinletecekti bu sesleri.
Elmanın içinden koparıp suya bıraktığı parçalarla balıkları oyaladı, şimdi sıra melodilere gelmişti. Koynundan çıkardığı Büyülüdil’i dudaklarına götürür götürmez Abzu, ayrılıkla özlemi anlatan ezgilerle doldu.
Bahçeyi dolduran o ezgilerin arasına ansızın aykırı bir ses karıştı. Önce hayal sandı. Bir yankı sanmıştı. Tekrar duyunca başını çevirdi, sesin geldiği yöne baktı.
Karşısında savaşçı kıyafeti içinde bir adam duruyordu. Onu hemen tanıdı. Sevinçle bakan gözlerini görünce kalbinin içi ısındı. Adamın üzerine koşup boynuna sarıldı.
“Ram. Yaşadığını biliyordum.”
Ram önce tereddüt etti. Mad’ın sözlerinin anlamını çabuk sezdi. Abzu’ya varan biri için artık Ram’ın sırrını bilmek zor değildi.
“Öğrendin demek.”
Mad geriye çekildi.
“Her şeyi. Senin aslında Tanrıça Ninhursag olduğunu da biliyorum.”
Bu söz üzerine Ram’ın yüzü hafifçe kızardı. Yalanı açığa çıkmış birinin mahcubiyetiyle sordu.
“Bana kızmadın mı?”
Mad, Abzu’daki yalnızlık yıllarında olgunlaşmıştı. Uruk ve Eridu tapınaklarını da gördükten sonra Arge’yi daha iyi anlamıştı.
“Kızmak mı? Benim için kendini ve tüm Arge’yi feda ettin. Sana nasıl kızabilirim?”
Ram’ı yeniden kucakladı. Bu kez sarılışı daha uzun sürdü. Eli hâlâ Ram’ın boynundayken fısıldadı.
“Beni burada unutmayacağını biliyordum. Sen gerçek bir Tanrıçasın.”
Ram duygusallığı bastırmak istercesine işaret parmağını dudaklarına götürdü.
“Sus.”
Ardından savaşçı giysilerini gösterip gülümsedi.
“Ben hiç kadına benziyor muyum?”
Mad gülerek karşılık verdi.
“Sana bu kılık da çok yakışmış.”
Ram, Mad’ın gözlerinden süzülen nemi bir anne şefkatiyle parmaklarıyla sildi. İkisi de sessiz bir tebessümle sükûnete ermiş gibiydi.
Ram avucunda sakladığı parlak taştan, ortası delik yıldız kolyeyi çıkardı. Arge tapınağında düzenlenen törenle Mad’ın boynuna astığı kolyeydi.
Bunu gören Mad’ın gözleri parladı.
“İşe yarayacağını biliyordum.”
Abzu’ya ilk geldiğinde Mad onu gökyüzüne fırlatmış, kolye yere düşmemişti. O anda anlamıştı ki Abzu’nun gökyüzü dünyaya açılıyordu. Gözlerinin gördüğü uçsuz bucaksız alan, Eridu tapınağının mahzeninden başka bir yer değildi.
Mad merakla sordu.
“Anlat. Buraya nasıl geldin?”
Ram derin bir nefes aldı.
“Anlatacağım, ama şimdi değil. Bir an evvel kaçmalıyız. Pugat’ı daha fazla merakta bırakmayalım.”
Mad, ismi duyunca irkildi.
“Pugat da mı burada?”
“Evet. Yukarıda bizi bekliyor.”
Mad’ın yüzü bir anda aydınlandı.
“Peki buradan nasıl kaçacağız?”
Ram gülümsedi.
“Unuttun mu? Ben de bir Tanrıçayım. Bırak, bu kadarını da başarayım. Şimdi acele etmeliyiz. Enki dönerse sarayın kapılarını ve geçidi kapatır.”
Mad şaşkındı.
“Enki nerede? Burada değil mi?”
“Uruk’ta,” dedi Ram. “Şimdi Tanrıça İnanna’nın içki sofrasında, tanrılar gibi ağırlanıyor.”
Mad’ın içi burkuldu. Ne yaparsa yapsın, bir Tanrı olamayacağını o an bir kez daha hissetti. Tanrılara yaklaşsa bile aralarında görünmeyen bir mesafe kalıyordu. Ölümsüzlüğün bedeli, o soğuk yalnızlıktı.
Ram onu omzundan çekerek saraya doğru koşturdu. Saraya vardıklarında kapısı ardına kadar açıktı. Mad içeri girmeden önce durdu, son kez bahçeye baktı. Tanıdığı bütün canlılar arkasından gelmişti. Hareketsiz, şaşkın gözlerle bakıyorlardı.
Bir cenazeyi Dilmun’a uğurlama merasiminin kasveti bütün ağırlığıyla kendini hissettiriyordu. Bahçedeki dostların nazarında Mad da bir ölüydü artık. Merasimler gibi, ceset çukura uğurlanırken dostları yasa ve mateme bürünmüştü.
Ram eliyle Mad’ı uyardı, sarayın içine çekti.
“Acele et. Enki gelmeden çıkmalıyız.”
Havuzun yanından geçip arkadaki odaya ulaştılar. Bu, Mad’ın Abzu’ya ilk geldiğinde gözlerini açtığı büyük odaydı.
Ram ona döndü.
“Şimdi senin içine girmeme izin vermelisin. İkimiz birden buradan geçemeyiz. Birimizin diğeri için bedenini feda etmesi gerek. Ben bir Tanrıçayım. İçine girmeme izin verirsen birlikte geçebiliriz.”
Bu sözler Mad’ı tedirgin etmişti. Ram yumuşak bir sesle devam etti.
“Bana güvenmelisin. Merak etme, bu savaşçı senin yerine burada kalacak. Buraya eli boş geldik, ama eli boş dönmeyelim. Enki bu sürprize sevinecektir.”
Mad hâlâ kararsızdı. Ram bir adım yaklaştı.
“Kapat gözlerini.”
Mad gözlerini kapadığında Ram’ın sesi su gibi göğsüne aktı. Işıktan bir dalga, Mad’ın omuzlarından aşağı süzüldü. Ram nefesini onun kalbine bıraktı. Mad, iki nabzın aynı anda attığını hissetti. Ram’ın bedeni bir an parladı, sonra kayboldu. Sadece sıcak bir nefes kaldı geride. Artık Mad’ın içindeydi.
Mad, daha önce hissetmediği bir değişimin içinde ürperdi. Göğsündeki ısıyı bir süre dinledi. O ses, artık kendi sesiyle karışmıştı. İki varlık, tek nefeste birleşmişti. Abzu’nun kalbinden yükselen son yankı ateşin içinden geçti. Her şey sessizliğe gömüldü. O sessizlikte Mad’ın nefesi de sustu.
Mad gözlerini açtığında kendisini mahzenin sıcak ve ağır nefesi içinde buldu.
Özgürlüğün kokusu, nemli taşların arasından yükseliyordu. Alevlerin aydınlattığı bu kat, hatırladığı gibi hâlâ havasız ve kavurucuydu.
Buraya ilk geldiğinde gördüğü Nergal ve adamlarının cesetleri az ötede, öylece yatıyordu.
Yalnız olduğunu görünce şaşırdı. Gözleriyle her yeri taradı, ama Ram ortalarda yoktu. Ram hâlâ içindeydi belki. Bu düşünce bedeni boyunca bir ürperti gibi geçti, kalbi hızlandı.
Yukarıdan sarkıtılmış bir iple tırmanmaya başladığında alçak bir ses işitti. Başını kaldırıp baktı. Yanılmamıştı, bu Pugat’tı.
Mahzenin yukarısı daha loştu. Aşağıdan bakıldığında Pugat yalnızca bir gölge gibi görünüyordu. Mad yukarı çıktığında Pugat kendini tutamadı. Sevinç çığlığıyla boynuna atıldı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
Mad onu kavradı. Boğazı düğümlendi, sesi bir süre çıkmadı. Yeryüzünde gördüğü ilk insan Pugat olmuştu. Özgürlüğüne kavuştuğu için Pugat’ın yerinde kötü rahip Khotar bile olsa tereddüt etmeden boynuna sarılırdı.
Bir yandan da bir kadına ilk kez bu kadar yakınlaştığına şaşırıyordu. “Yoksa bu hâl, hâlâ içimde yaşayan Ram’ın işi mi?” diye düşündü.
Geçmişin hüzünleri mahzene gömülmüş gibiydi. Bir süre konuşmadan birbirlerine sarılı kaldılar. Sessizliği bozan Pugat oldu.
“Neredeyse sekiz ay bu günü bekledim.”
Bu söz, Mad’a Abzu’da geçirdiği zamanın ağırlığını birden hissettirdi.
“Sekiz ay olmuş ha.”
“Sana olanları sonra anlatırım,” dedi Pugat. Telaşla delikten aşağı baktı. “Hani o savaşçı nerede? Göremiyorum.”
Mad, sırrı gizlemek için yalanı yokladı. Ram’ın anısı dilinin ucuna gelince geri çekildi.
“Beni kurtarmak için kendini feda etti.”
Pugat’ın yüzü hüzünle karardı.
“O gerçek bir savaşçıydı. Tanrılar umarım onu anlayışla karşılar,” diye mırıldandı.
Sonra toparlandı.
“Konuşarak vakit kaybetmeyelim. Enki dönmeden buradan çıkmalıyız.”
Az ötede yanmakta olan meşaleyi alıp Mad’ın eline verdi. Alevin ışığında yüzü daha net görünüyordu.
Pugat hiç değişmemişti. Sert bakışlarına rağmen ışıl ışıl parlayan siyah gözleri, uzun örgülü saçları ve güçlü fiziğiyle tıpkı bıraktığı gibiydi. Sarı keten elbisesi tünelin tozuyla kirlenmişti. Mahzene inerken büyük çaba harcamıştı. Pelerinin altındaki kemere takılı uzun ince kılıç, buraya inerken her şeyi göze aldığını söylüyordu.
Yıllarca savaşçılarını tünellere gönderen Pugat, ilk kez oraya kendi inmişti. Nihayet Mad için Abzu’daki esaret bitmişti. Bir an önce mahzenden kurtulmak istiyordu.
Bir elinde meşale, diğerinde Pugat’ın eliyle tünele daldı.
Tanrıça İnanna’yı kurtarmak için tapınağın altına kadar uzanan bu gizli geçidi Pugat ve savaşçıları yıllarca Tanrı Enki’den ve rahiplerinden gizlemeyi başarmışlardı.
Eridu tapınağının altındaki bu mahzene kadar uzanan tünel, Pugat’ın malikânesinden başlıyordu. Malikânenin bahçesindeki köle evlerinden biri, tünelin gizli girişini saklıyordu.
Yüzlerce metre uzunluğundaki bu geçit havasız kalmasın diye Nergal ve adamları vaktiyle yukarıda bazı evleri satın almıştı. Hatta uzun bölümleri, mezarlığın altına denk gelecek biçimde kazmışlardı.
Arkalarında görünmez bir kovalayan varmışçasına, Pugat’la birlikte köle evinin altındaki gizli girişe kadar nefes nefese koştular. Yukarı çıktıklarında Mad’ın beklediği bir karşılama töreni yoktu. O gün olan bitenden Pugat’tan başka kimsenin haberi olmamış gibiydi. Üstlerindeki tozu toprağı silkeledikten sonra aceleyle malikâneye doğru yürüdüler.
Mad, uzun zamandır ilk kez özgür gökyüzünü görüyordu. Kapı eşiğinde aniden durdu. Dolunay, göğün tam ortasında onu karşılıyormuşçasına pırıl pırıl parlıyordu. Işık, yeraltında yitirdiği zamanı gökten cömertçe iade ediyordu. Mad başını hafifçe kaldırdı, gözleri kamaştı, yine de bakışını kaçırmadı. İçinden bir şükran yükseldi, sessiz, derin, adı konmamış bir minnet gibi.
Malikânenin salonuna ulaştıklarında ilk işleri, yere serili kilimin üzerine sırtüstü uzanmak oldu. Nefesleri birbirine karışmıştı, bir süre yalnızca kalp atışlarının yankısını dinlediler. Sonra aynı anda gülümsediler. Bu, kurtuluşun ilk sessiz gülüşüydü.
Bu sırada içeri giren hizmetkârlar, onları böyle görünce sevinçten gözyaşlarını tutamadı.
Pugat doğruldu.
“Acıktın mı?”
Mad tebessümle karşılık verdi.
“Elma yemekten neredeyse kurtlanacağım. Ateşte pişmiş ne varsa hazırım.”
Pugat ellerini çırptı. Hizmetkârlar söz beklemeden dağılıp mutfağa koştular. Kısa sürede masaya arpa ekmeği, hamur tatlıları, hurma şarabı ve taze meyveler dizildi.
Pugat’la karşılıklı oturmuşlardı. Mad her lokmasında özgürlüğün tadını hissediyordu. Zihninde ise hâlâ Enki’nin gölgesi dolaşıyordu. Her şey gerçekti, ama gerçek, bir büyünün ardından gelmiş gibi tuhaf ve kırılgandı.
Pugat heyecanla anlatmaya başladı.
“İnanna’nın döndüğünü görseydin, başrahip Khotar’ın yüzünü görmeliydin. Tapınaktan öfkeyle çıktı. Senin başaramayacağına o kadar eminlerdi ki Tanrıça’yı karşılarında görünce yüzleri kıpkırmızı olmuştur.”
Mad gülümseyerek konuştu.
“İhtiyarın hayalleri yıkıldı demek.”
“Hak etti,” dedi Pugat. “Başkalarının hayallerini yıkmaktan çekinmemişti.”
Mad ciddileşti.
“Peki sen inanmış mıydın?”
Pugat, annesi Ninşubur’u taklit edercesine konuştu.
“Böyle bir görev için çok gençtin. Ne var ki sana inanıyordum. Çünkü sen, inançtan çok cesarete benziyordun.”
Mad’ın gözleri uzaklara daldı.
“Ya Sunak?” diye sordu, çekingenlikle.
“Boşver onu,” dedi Pugat. “Tapınağa götürüldükten sonra bir daha görmedim. Duyduğuma göre, senin sayende kazandığı servetle Uruk’ta lüks içinde yaşıyormuş.”
Mad başını yana çevirdi, sustu.
Yemeğe döndüklerinde gözleri sık sık kapıya kayıyordu. Pugat, davranışındaki garipliği sezdi.
“Neden sürekli kapıya bakıyorsun? Birini mi bekliyorsun?”
“Hayır,” dedi Mad. “Sadece bir şeyi merak ettim.”
“Neyi?”
“Sonra anlatırım.”
Araya giren o kısa sessizlik, Enki’nin uzaktaki nefesini anımsattı. Mad’ın içini tarif edemediği bir huzursuzluk kapladı.
“Burada ayna var mı?” diye sordu.
Pugat şaşırdı, yine de dolaptan parlatılmış metal bir ayna getirdi. Mad aynayı yüzüne tuttu, parmaklarını saç diplerine kadar gezdirerek incelemeye koyuldu.
“Neye bakıyorsun?” diye sordu Pugat.
“Değişmiş miyim, ona bakıyorum,” dedi Mad.
“Merak etme, sekiz ay öncekiyle aynısın.”
Mad gülümsedi, ama aynadaki yansıması gülümsemiyordu.
Pugat aynayı kaldırırken, kapıdaki çalışanın bakışları hazırlıkların tamamlandığını söylüyordu.
“Hemen gitmeliyiz,” dedi Pugat. “Enki senin kaçtığını öğrenirse her yeri askere boğar.”
Mad başını salladı.
“Haklısın. Burayı terk etmeliyim.”
“Hayır,” dedi Pugat kararlılıkla. “Tek başına değil. Birlikte gideceğiz.”
“Seni tehlikeye atamam,” diye itiraz etti Mad, sesi yükselerek. “Enki beni de cezalandıracak.”
Pugat bakışını kaçırmadı.
“Seni kurtardığımı öğrenirse zaten peşimi bırakmaz.”
Mad sustu, yüzü gölgelendi.
“Bunu düşünmemiştim. Belki Ninşubur’un yanında saklanmalısın.”
“Uruk’a değil, Arge’ye gidiyorum,” dedi Pugat.
Mad şaşkınlıkla sordu.
“Arge mi? Neden?”
“Annemin yanına. Aylardır Arge’yi yeniden inşa ediyorlar. Orman hayatından daha elverişliymiş.”
“Orayı nasıl buldular?”
“Makrut ve Şerba yol gösterdi. Ninşubur bizi bekliyor. Seni görünce çok sevinecek.”
Mad başını iki yana salladı.
“Ninşubur Arge’de mi? Buna inanamıyorum. İnanna’nın yardımcısı değil miydi? Neden ayrıldı?”
“İnanna, tapınağı canlandırması için onu görevlendirdi. Bu senin mükâfatınmış.”
“Peki tapınağa kim bakıyor?”
“Ninşubur.”
Mad elleriyle yüzünü kapattı.
“Olamaz. Sekiz ayda ne çok şey değişmiş.”
“Daha neler duyacaksın,” diye güldü Pugat. “Arge’ye giderken hepsini anlatırım.”
Mad tebessüm etti.
“Haklısın. Arge’yi özledim.”
Tam o sırada malikânenin kapısı açıldı. İçeri üç adam girdi. Pugat onları karşıladı, sonra Mad’a döndü.
“Bu Gami, annemin en güvendiği adam. Maşnu ve Hadan. Üçü de Uruklu dostlarımız. Eridu tapınağıyla iyi geçinmeleri işimize yaradı. Maşnu’nun tüneli açmaktaki yardımı paha biçilmez.”
Maşnu sakalını sıvazlayıp gülümsedi.
“Beni mahcup ediyorsun, Pugat. Dostlar arasında minnet mi olur?”
Gami söze karıştı.
“Fazla oyalanmayalım. Tehlike altındayız.”
“Haklısın,” dedi Pugat. “Zaten yola çıkmak üzereydik.”
Maşnu’nun yüzü bulutlandı.
“Bu gece sizinle gelemem. Başrahip İsimut’un konuğu olarak tapınakta bulunmam gerekiyor.”
Pugat sinirle çıkıştı.
“Kahretsin. Başka gün mü kalmadı?”
“Tapınağın duvarlarına işlenen yeni deniz efsanesini gösterecek,” dedi Maşnu. “Kendimi şanslı mı saymalıyım, bilemiyorum.”
Gami ağır ağır konuştu.
“Maşnu haklı. Birlikte kaybolmamız dikkat çeker. Yarın yola çıkmak daha güvenli.”
Maşnu ekledi.
“Yerimi Hadan doldursun.”
Pugat endişeyle baktı.
“Sizin için kaygılanacağım.”
Gami dostunun elini sıktı.
“Dikkatli ol. İyi dostların yeri doldurulmaz.”
Maşnu tebessüm etti.
“Merak etme. Enki’nin nefesi ensemdeyken burada duramam. Her şey yolunda giderse size yetişirim.”
Mad ile Pugat, malikânenin avlusuna kadar kendisine eşlik ettiler.
“Tanrıça seninle olsun,” diye uğurladı Pugat.
Sıcak bir kucaklaşmanın ardından Maşnu ayrıldı. Dolunay hâlâ göğün tam ortasındaydı. Işığı, yeraltından kurtulan iki insanın yüzünde, sanki yeni bir zamanın ilk işareti gibi parlıyordu.
“Özgürlük yoksa güzellik de anlamını yitiriyordu.”
MAD II · Babil · 2. Bölüm