MAD ÜÇLEMESİ · III

MADVatansız

Tanrılar gittikten sonra insan nereye aittir?

Mad gözlerini bu kez beş bin yıl sonrasının Irak’ında açar. Tanrıların, zigguratların ve bildiği dünyanın yerinde savaş, sınırlar, silahlar, kimlikler ve birbirinin dilini anlamayan insanlar vardır.

Eridu’dan Kerkük’e, Çamçamal’den savaşın gölgesindeki insan ilişkilerine uzanan üçüncü kitap; aidiyeti, dili, kimliği ve insanın kendine bir yurt arayışını Mad’ın yabancı bakışıyla yeniden sorgular.

Irak 1990 · Kimlik · Dil · Savaş · Aidiyet
MAD III · Vatansız
M. Mehmet Ünver
Roman Hakkında

Beş bin yıl
sonra aynı
topraklarda

MAD III · Vatansız, üçlemenin zaman çizgisini bir anda 1990 Irak’ına taşır. Eridu’nun harabe zigguratında yeryüzüne çıkan Mad, tanrıların artık bulunmadığını öğrenir. Bildiği uygarlık ortadan kalkmış, fakat insanın iktidar, korku ve aidiyet sorunları başka biçimlerde yaşamaya devam etmiştir.

Mad’ın ne kimliği vardır ne de bu çağın dillerinden birini bilir. Önce Türkmen Bekir’le, ardından Çamçamal’de Kürt peşmerge Mahmud’la karşılaşması onu yepyeni bir insan dünyasının içine sürükler. Dil, artık yalnızca iletişim değil; hayatta kalmanın, güvenmenin ve bir yere ait olmanın anahtarına dönüşür.

Mad’ın gözünden modern savaş, milliyet, devlet, din ve kimlik yeniden yabancılaşır. Onun en temel sorusu ise giderek daha yalın hâle gelir: İnsan, hangi toprağa değil, hangi insana ait hisseder?

01

Kimlik ve Aidiyet

Adı dışında hiçbir şeyi kalmayan Mad, modern dünyanın kimliklerini ve sınırlarını en baştan öğrenmek zorundadır.

02

Dil ve İnsanlık

Birbirinin dilini bilmeyen insanların güven, merhamet ve dostluk üzerinden kurduğu bağ romanın merkezine yerleşir.

03

Savaş ve İktidar

Tanrıların eski şiddetinin yerini modern silahlar, ordular ve kimlik çatışmaları alırken Mad insanı yeniden anlamaya çalışır.

Okuma Örneği · Sesli Okuma

Mad’ın beş bin yıl sonraki dünyayla ilk karşılaşmasını okuyun.

MAD III · Vatansız’ın ilk beş bölümü tam metin olarak burada. Bölümü açıp okuyabilir veya Türkçe kadın sesiyle dinleyebilirsiniz.

PDF Olarak Oku
MAD III · Vatansız
01 Bölüm 1 Oku · Dinle +
Sesli Bölüm 01 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.
Eridu / Irak, 1990

Bir fener gibi gökte asılı duran dilsiz dolunay, harabe zigguratın kalıntılarını gümüşün soğuk tonlarıyla yıkıyordu. Çölün tozunu süpüren serin yaz rüzgârı, önce ihtiyar Ram’ın omuzlarına, sonra Mad’ın solgun keten entarisine çarparak dalgalandırıyordu. Aralarında akan tek şey, kadim Sümerce’nin ağır ve hüzünlü heceleriydi; tıpkı toprağın altındaki su gibi.

“Tanrılara ne oldu?” diye sordu Mad, sesi geceye açılan bir çatlak gibi.

Ram, cevabı binlerce yıl taşımış bir taş yazıt gibi yanıtladı: “Sümer’in bütün Tanrıları gitti.” “Gitti mi? Nereye?” “Geldikleri yere.” Ram’ın sesi, ufuk çizgisinde kaybolan bir kum fırtınası kadar belirsizdi.

Mad’ın yüzündeki ışık mum gibi söndü. Gözleri, kumların üzerinde hareketsiz duran gölgesine indi. Sonra, Ram’a döndü ve kırılgan bir sesle fısıldadı:

“Ya Tanrıça İnanna?” Ram, bu sorunun geleceğini ta baştan beri biliyormuş gibi, gözlerini kapadı. Sustu. Geceyi ve geçmişi yutkundu. Sonra, arkasını dönüp kelimeleri kumların arasına bırakır gibi mırıldandı:

“O da gitti.” Bir rüzgâr esti; kumların arasında, kayıp bir medeniyetin son nefesi gibi bir uğultu dolaştı. Ram yeniden döndüğünde, yüzündeki ağır hüzün, incinmiş ve kırgın bir tebessüme bürünmüştü.

“Sevinmedin mi?” diye sordu, sesinde hafif bir sitemle. “Sen zaten Tanrılara, o görkemli zigguratların gölgesine karşı değil miydin? İşte, sonunda hepsi gitti. Tanrılar kayboldu, tapınaklar toz oldu.”

Mad, bu sözlerin ağırlığını omuzlarında hissederek, uzun ve derin bir sessizliğe gömüldü. Konuştuğunda, sesi çöldeki bir kuyunun dibinden geliyor gibiydi: “Abzu’da, Tanrı Enki’yi uzun süre göremeyince hissetmiştim. Sanki kutsallığın sesi, sudaki yankısıyla birlikte susmuştu.” Sesi, aniden titreyerek kırıldı:

“Tutsaklıktan kurtuldum ama sevinemiyorum. Henüz bu dünyayı tanımıyorum. Ama hiç değilse sen varsın.”

Ram, bu sözler karşısında bir an dondu. Mad’ın yüzündeki o saf, yaralı ifadeye baktı. Sonra, dayanamayıp bakışlarını kaçırdı; gözleri, karanlık ufukta kayboldu. “Elbette yanında olacağım,” dedi, sözleri bir yemin kadar sert, bir vedâ kadar yumuşaktı.

“Ama bu aralar tamamlamam gereken bazı vazifelerim var.” Parmaklarıyla, karanlığın içindeki belirsiz bir noktayı işaret etti:

“Şu yöne yürü. Yol kenarında, seni Kerkük’e götürmek için bekleyen beyaz bir araç göreceksin. Şoförün adı Bekir. Kendisine ‘Müzeyyen’ de, o anlar. Ben dönünceye kadar sana göz kulak olacak.”

Mad’ın gözleri, gece gökyüzündeki dolunay gibi büyüdü ve parladı. “Ayrılacak mıyız?” diye karşılık verdi, şaşkınlık ve korku arasında gidip gelen bir sesle.

“O hâlde beni neden yeryüzüne çıkardın?” Ram, onun bu endişe dolu itirazını, binlerce yıllık bir sabırla ve şefkatle dinledi. “Zor olacak, biliyorum,” dedi, sesi bir ninni kadar alçak.

“Ama kısa sürecek...” Tam o sırada, uzaklardan, rüzgârla taşınan keskin ayak sesleri ve fener ışıkları duyulup göründü.

Ram’ın ihtiyar, ağır bedeni gerildi. “Çabuk!” diye fısıldadı, sesi bir tehlike bıçağı kadar keskindi.

“Saklan!” Mad, halata tutunarak, az önce çıktığı karanlık çukurun içine sarktı, kayboldu. Yukarıdan gelen yabancı sesler ve ışık hüzmesi, bir anlığına çukurun ağzından süzülüp, rüzgârla birlikte uzaklara savruldu.

Etrafa çöken derin sessizliğin içinde hareket etmeden bir müddet bekledi.

Mad, nefesini tutarak, halatın soğuk liflerini ellerinde hissederek tekrar yukarı tırmandı. Çukurun kenarında, bir hayalet gibi durdu. Gökyüzüne baktı. Dolunay; parçalanmış tabletlerdeki çivi yazıları gibi, anlaşılmaz ve uzak bir mesajla parlıyordu.

Yalnızlık, ilk defa bu kadar belirsiz, bu kadar ürkütücüydü. Boğazında bir yumru, göğsünde boş bir sızıyla söylendi:

“Ben şimdi ne yapacağım?”

02 Bölüm 2 Oku · Dinle +
Sesli Bölüm 02 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

Mad, uzaktan yol kenarında duran tuhaf bir nesneyi fark etti. Yaklaştıkça biçimi belirginleşiyor, ama bu dünyadaki anlamı daha da bulanıklaşıyordu. Abzu’dan beri böyle bir şeye rastlamamıştı. Tekerlekleri vardı; gövdesi gecenin soğuğunu emmiş, pürüzsüz bir metal gibiydi. Ölü bir canlıyı andırıyordu.

Tam uzaklaşırken, karanlığın içinden gelen çakıl taşı sesi gibi bir emir duydu: “Kıpırdama!”

Mad irkildi. Ay ışığı, eli göğsünde metal bir parıltı tutan iri yapılı bir adamı ortaya çıkardı. “Kimsin?”

Mad anlamadı, sadece sesin tehditkâr tınısını içinde hissetti. Adam metal nesneyi daha belirgin kaldırdı: “Yaslan alete.” Mad, soğuk terler içinde, itaat etti. “Dön şimdi.” Mad döndü. Tam o anda, zihninde Ram’ın sesinin yankısı gibi bir fısıltı belirdi: “Müzeyyen.”

Adamın yüzündeki gergin çizgiler bir anda yumuşadı, alev gibi parlayan gözleri söndü. Elindeki aleti beline taktı. “Gardaş, trombele bin.”

Mad ne dendiğini tam anlamadı ama işareti izledi. Aracın kapısı açıldı; içeriden dışarıdaki gece soğuğuna karışan, yağ ve insan kokulu sıcak bir hava yüzüne vurdu. İçeri girdi.

“Ben Bekir,” dedi adam. “Mad me en,” dedi Mad, sesi neredeyse yok olacak kadar sessizce. Bekir motoru çalıştırınca, çölün kadim sessizliğini yırtan mekanik bir canavarın homurtusu yükseldi. Hareket ettiler.

Mad pencereye yaslandı; gökyüzünde, kendisine bir amaçla bakıyormuşçasına asılı duran dolunayı seyretti.

Saatler sonra, yolda uzaktan beliren tek gözlü, sarı bir canavar gibi bir ışık kendilerine süratle yaklaştı. Işık gözünü aldı, içgüdüsel bir korkuyla öne eğilip bekledi.

Bekir merakla sordu: “Neden korktun?” Mad boş boş Bekir’in yüzüne baktı. Işığın yanlarından geçen başka bir araca ait olduğunu anlaması uzun sürmedi. Bu dünyanın mantığı, Abzu’nun derin sessizliğinden çok daha karmaşıktı.

Mad’ın giderek emin olduğu tek şey; hiç bilmediği, metal ve gürültüden örülü büyülerin hâkim olduğu bir zamana düştüğüydü. Böylesi bir durumda yalnızlığını belli etmesi, sessiz bir avın işareti olabilirdi.

Yol kenarında camekânlı küçük bir kulübenin önünde durduklarında, karşılamaya çıkan şalvarlı, poşulu iki adam araca yaklaştı. Bekir indi, havaya savrulan kısa, kesik sözlerle bir konuşma yaptılar. Tıknaz olanı elindeki hortumla aracın arkasına yöneldi.

Bekir karbüratöre su koymak için kaputu açtığında, elinde plastik ibrik tutan adam yanına yaklaştı. Tam o sırada Bekir, arka tarafta kendisine seslenen tıknaz adamın yanına gitti.

İbrikli adam işini görüp kaputu kapattı. Bir an, aracın içinde, hayalet gibi oturan Mad’ın bakışlarıyla göz göze geldiğinde panikledi. Mad ise, adamın yüzündeki şaşkınlık ve korkuya bir anlam veremeden, onun kulübeye kaçışını izledi.

Bekir cebinden çıkardığı kâğıtları sayarak adamın eline verdi, sonra araca kuruldu: “Yakıt aldık!”

Mad’dan tepki gelmeyince, dudaklarını bükerek:“Ne yapalım! Bahtımıza düşene razı olacağız!” diye hayıflanarak kontağı çalıştırdı.

Bir süre sonra motorun sesinde öksüren bir devin homurdanmalarına dönüşen tuhaf değişimler başladı.

Bekir göstergelere baktı. Hararetin yükseldiğini görünce yumruğunu direksiyona vurarak söylendi: “Bir bu eksikti. Daha yeni su koymuştuk.”

Aracı yol kenarına çekti, kaputu bir öfke hareketiyle kaldırdı. Yükselen buharın arasından arızayı gördü: karbüratörün kapağı yoktu.

“Lanet olsun bu densizlere!” Dişlerinin arasından hışımla söylendi. “Kürtlere nasıl güvendim ben?” Bagajdan beyaz bir bidon çıkardı; öfkesi, gece soğuğunda bile alnında ince bir ter tabakası oluşturuyordu. “Türkiye bir gün bunların hakkından gelecek nasılsa!”

Kapıyı şıklatıp açtı, Mad’a gırtlağından kopan bir sesle bağırdı: “Eğer sen de Kürt isen canına okurum! Al şunu!”

Bidonu eline savurdu, belindeki metali tehditkâr bir hareketle kavradı. “Git su getir! Ben burada bekleyeceğim.”

Mad anlamadı; adamın kasılmış çenesinden ve el kol hareketlerinden ne istendiğini sezdi.

“Hadi git!” Tereddüt edince Bekir silahı Mad’ın yüz hizasına kaldırdı: “Yürü!” Mad, kalbi göğüs kafesinde bir kuş gibi çarparak, kumlara doğru yürüdü.

Daha birkaç adım atmıştı ki Bekir arkasından seslendi: “Allah’ın belâsı,” diye homurdandı.

“Sabaha kadar seni mi bekleyeceğim?” Mad onun neden öfkelendiğini anlamadı. Bekir koşarak yetişti, bidonu hemen hemen elinden kopardı. “Git trombelin başında bekle. Bir saatte dönerim.”

Ters yönlere yürüdüler. Mad’ın yüzündeki gerginlik azaldı; omuzlarındaki görünmez yük hafiflemişti. Ama yalnızlık, hemen ardından sırtına atlayan buz gibi bir şeydi.

Aracın yanına döndüğünde karanlık, etrafını sarmış, büyümüştü. İçeri girme cesareti ile dışarıda bekleme korkusu arasında gidip geldi; sonunda kapıyı açıp, kendini metal kabuğun içine attı.

Bir süre sonra uzaktan bir ışık gördü. Yaklaşıyordu; geceyi yararak ilerleyen, parlak, göz alıcı bir ışık.

“Yabancılar,” diye dudaklarından kaçırdı. Korkuya kapıldı; dışarı fırlayıp, kalbinin attığı hızla karanlığa koştu. Işık aracı aydınlattı. İçinden birkaç adam çıktı, o da koşmaya başladı. Mad doğru hissetmişti: gelenlerin niyeti iyi değildi. Karanlık arazide koştu. Nefesi kesilince önündeki tümseğe ulaştı, düşünmeden kendini aşağı bıraktı.

Vücudu taşlara çarptı; takunyaları fırladı. Başına aldığı darbeyle gözleri karardı. Acı dayanılmazdı. Ellerini başına bastırdı; parmaklarının arasından akan sıcak sıvı yanaklarına süzüldü. Kan olduğunu anladı; korkusu büyüdü.

Yakındaki kaya parçasının arkasına sürünerek saklandı. Ayak bileği zonkluyordu, hareket edemiyordu. Bir gölge üzerine eğildi: şalvarlı, poşulu bir genç. Elinde uzun, karanlık bir alet vardı.

“Ayağa kalk!” dedi. Mad irkildi, doğrulmaya çalıştı. Kan yüzünden göğsüne akıyordu. Genç, poşusunu çıkarıp ona uzattı. Mad poşuyu başına bastırdı; kumaştaki insan sıcaklığı ve beklenmedik merhamet, içindeki buzları kırdı.

“Adın ne?” Mad cevap veremedi. Sonunda tek kelime söyledi: “Müzeyyen.” “Kim?” “Müzeyyen.” Diğer adam öne çıktı: “Türk müsün?” Mad kendi dilinde, son bir sığınak gibi fısıldadı: “Eme zunene nu zu en.”

Anlamadılar. “Araca gidelim.”

Mad sendeleyerek yürüdü; yalınayak, kan içinde. Torpido gözü didik didik edilmiş araca vardılar. “Bekir misin?” Cevap yok. “Aracın sahibi nerede? Çaldın mı?” “Konuş!” Tüfeğin soğuk metali Mad’ın göğsüne dayandı. Başını eğdi; söyleyecek sözü yoktu. Elini göğsüne koydu, fısıldadı: “Bekir.” Elini uzaklara uzattı; adamların geldiği yönü işaret etti. Bir peşmerge anlamış gibi: “Bekir dönmez artık,” diye konuştu. Bir diğeri: “Vuralım gitsin,” dedi. Tam o anda onu yakalayan genç araya girdi: “Durun. Onu ben yakaladım. Bana bırakın.”

“Ne yapacaksın?” “Bu ne Türkmen’e ne Arap’a benziyor. Saçı, elbisesi, dili, başka halka benziyor.”

İri adam alayla güldü: “Amerikalı olmasın?” Göbekli olan İngilizce denedi: “What is your name, Kekî?” Mad’ın dizleri çözüldü. Genç telaşlandı: “Büroya götürelim. Konuştururuz.” “Peki. Hadi pikaba.” Mad’ın ellerini önden kelepçelediler ve beyaz Toyota’nın arka kasasına bindirdiler.

Önde üç, arkada dört kişi yerleşince araç hareket etti. Karanlık yolda ilerlerken yüzüne vuran rüzgârla yanaklarındaki kan kurudu.

Tuz Khurmatu’nun tozlu sokaklarını geçip Çamçamal’e doğru ilerlerken, Mad’ın içinden yalnız bir cümle geçti:

“Tanrılar gitti. İnsan kaldı. Ama insan da Tanrılardan daha korkunç olmuş.”

Işıklı mahalleler ve ıssız yollar geride kaldı. Pikap, kente girişte silahlı adamların beklediği, duvarlarla çevrili bir avluya girdi.

İki katlı binanın önünde durdular. Ellerinde uzun aletler taşıyan yeni yüzler, tuhaf kıyafetli Mad’ın etrafında toplandı.

Kısa bir konuşmanın ardından Mad’ı içeri götürdüler. İki adam yanında bekledi; diğerleri koridorun sağındaki merdivenden yukarı çıktı.

Az sonra uzun boylu, bıyıklı, yaşlı bir adamla döndüler. Adam, Mad’ın gözlerinin içine sertçe baktı: “Navê te çiye?” diye Kürtçe sordu.

Yanıt alamayınca Arapça yineledi: “Men ente?” Cevap bekledi; gelmeyince yanındakilere birkaç söz söyleyip geldiği merdivene yöneldi.

İki adam, Mad’ı aynı merdivenden aşağı indirdi. Alt katta üç kapının göründüğü koridorda rastgele birini açtılar. Mad’ı ağır, nemli kokulu, penceresiz küçücük bir odaya soktular; elindeki demir aleti çıkarıp kapıyı kilitlediler.

Zemininde tuvalet için açılmış küçük bir delik, bir plastik ibrik ve kirli bir örtü vardı.

Mad, örtünün üzerine bağdaş kurdu. “Tanrılar gitti, insanlar kaldı,” diye düşündü. Yine de arada büyük bir fark vardı: Mad şimdi Babil kulesinin altındaki zindandan bile daha karanlık olan bu hücrede yapayalnızdı.

03 Bölüm 3 Oku · Dinle +
Sesli Bölüm 03 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.
Çamçamal

Geceyi huzursuzluk içinde geçiren Mahmud, yatakta uzun süre kendini kıyıya vurmuş bir tekne gibi dönüp durdu. Sonunda, içindeki ağırlığa dayanamadı; kalktı ve ayaklarını soğuk taşlara basarak avluya çıktı.

Sabah karanlığında yükselen ezanı, taş duvarların arasında sıkışıp yankılanan, kişisel bir çağrı gibi dinledi. Sözler, içindeki sıkıntıyı hafifletmek yerine, onu daha görünür, daha elle tutulur bir şeye dönüştürüyordu.

İçeri döndü, alelacele üzerini değiştirdi ve büronun yolunu tuttu. Kuşluk vaktinin serinliğinde sokaklar, derin bir nefes almadan önceki gibi sessizdi. Şehir, savaşın getirdiği o kesintisiz ve gergin bekleyiş yüzünden bir gözü açık uyuyor gibiydi. Mahmud’un adımları boş caddelerde bir yankıdan çok, kendi vicdanının sesi gibi çınlıyordu.

Peşmerge binasının bahçe kapısında nöbet tutan peşmergeler onu görünce merakla sordular.

“Kekî, ne oldu? Niye bu saate geldin?” Mahmud’un yüzü, söze gerek bırakmayan bir cevaptı; geceyi kemiren bir endişeyle çizilmişti.

“Yolda bulduğumuz garibanı merak ettim,” dedi yalnızca. Sesi, gece yorgunluğuyla kalınlaşmıştı.

Peşmergelerin şaşkın bakışları altında avluda ilerleyen Mahmud büyük binanın kapısından içeri girince gözden kayboldu.

Hücrenin kapısı gürültüyle aralandı. Koridorun ışığı içeri sızdı. Loş aydınlıkta dimdik ayakta duran Mad ile Mahmud göz göze geldi. Geceyi uykusuz geçiren ikisi de aynı sessizliğin farklı uçlarında duruyor gibiydi.

Mahmud ona doğru yaklaştı. Adımları yavaş, sesi alabildiğine yumuşaktı: “Kekî, korkma. Adın ne?”

Mad baktı, fakat suskun kaldı. Gözlerinde her şeyi anlamaya çalışan bir boşluk vardı.

“Annen, baban var mı?” Mad’ın boğazında sözcükler düğümlendi. Onlara hata yaptıklarını, bir suçu olmadığını, hatta bu dünyaya ait olmadığını anlatmak istiyordu. Bu dürtü, gözlerinin derinliklerinde parlıyordu.

Mahmud bunu sezmiş gibi davrandı. Öne eğildi, ama mesafesini de koruyan birinin sesiyle konuştu: “Bak Kekî,” dedi uyaran bir dost gibi,

“Bu peşmergelerin acıması olmaz. Kim olduğunu söylemezsen, seni çöle, kurtlara bırakırlar. Ben dostum, sana kötülük gelsin istemem. Nerelisin? Kimsin?” Cümlelerinin sonuna doğru, omzuna hafifçe, deneme amaçlı bir dokunuşla uzandı.

Temas, Mad’ın içindeki bir kilidi açtı. Derin bir yerden, bir kuyunun dibinden kopup gelen bir sesle fısıldadı:

“Eme zunene nu zu en.” Sonra elleriyle, havada bir şeyler çizmeye, anlatmaya çalıştı; fakat sözleri ve hareketleri, bu yabancı dünyanın havasında çözülüp, anlamsız bir toz bulutu gibi dağıldı.

Mahmud bir an dondu. Onu, çizgilerini, duruşunu, giysisinin kumaşını süzdü. Yüzünde korku yoktu. Yalnızca, derin ve köklü bir yersizlik vardı. Sanki toprakla bağı kopmuştu. O anda, Mahmud’un içinden, yüreğinin derinliklerinden sessizce bir cümle yükseldi, bir yargı gibi: Bu genç hiçbir yere ait değil. Belki gökyüzünden düşmüş, yeri yurdu olmayan biri.

Bu düşünce, Mahmud’un yüreğinde keskin bir sızı bıraktı. “Anlamıyorum seni, Kekî,” dedi sonunda, yenilgiyi kabul eden bir tonla. Sesi hem gece yorgunluğuyla ağırdı, hem de bu anlaşılmazlık karşısında duyduğu çaresiz bir üzüntüyle doluydu. Yavaşça, bir şeyi geride bırakır gibi geri çekildi ve hücrenin kapısını, aralarındaki o dil ve anlam duvarını simgeleyen ağır bir demir gibi, yavaşça kapattı.

04 Bölüm 4 Oku · Dinle +
Sesli Bölüm 04 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

O gün Mahmud, yaşlı anne ve babasının yanında oturdu, ama bedeni orada, zihni kilometrelerce ötedeki loş hücredeydi. Yüzündeki huzursuzluk, çölde yaklaşan bir fırtınanın habercisi gibiydi; sessiz, ama her şeyi kuşatan. Dili, boğazının dibinde söylenmemiş bir yük gibi düğümlenmişti. Babası merakla baktığında, Mahmud gözlerini toprağa dikti. Evin içindeki her kırışık, her toz tanesi, onun içini kemiren o bilinmeyen ağırlığı taşıyor gibiydi.

Birkaç gün sonra Süleymaniye’ye gidecekti; ne zaman döneceğini, dönüp dönemeyeceğini bile bilmiyordu. Yaşlıları, her seferinde biraz daha küçülen bedenleriyle bırakıp gittiği her an, gözü bir mezarlıkta kalmış gibi arkada kalıyordu. Kendi başına ne geleceğini tahmin edemiyordu, ama ardında bırakacaklarının çektiği her sessiz sıkıntı, onun ciğerlerine duman gibi doluyordu. Süleymaniye fikri içini rahatlatmıyordu; bu yüzden, bir kurtuluş umuduyla, yerel bir görev için büro şefi İbrahim’le konuşmaya karar verdi.

Ertesi sabah büroya varır varmaz, arkadaşlarına dönüp iki gün önce çölden topladıkları o yabancı gence sözü getirdi. “Getirdiğimiz gencin durumu ne oldu?” diye sordu, sesinde bir endişe kırıntısı saklıydı.

Peşmergeler omuz silkti, tavırları işin bittiğini gösteriyordu. “Kendinden bir şey sökemedik. Birkaç tokat attık, konuşmadı. Garip biri. Ağzından garip sesler çıkıyor, ama kelime değil. Anlamıyoruz.”

Mahmud’un içi, keskin bir bıçakla yarılmış gibi burkuldu. Bu topraklarda yabancıya yaşam hakkı, susuz çöle su vermekten daha zordu; herkes, kendi korkusunun ve kininin esiriydi. Her gün bir Arap, bir Türkmen, bir Kürt, omuzlarda ve cami avlularında taşınan bir tabut, bir kayıp hayattı.

Mahmud, ağabeyi Azad’ın ardından tek bir kurşunla gitmeye her an hazırdı; böyle bir dünyada, kimsesiz bir yabancıya acımak, anlamsız ve zayıflık gibi görünüyordu. Yine de, vicdanı derinlerde bir yerde, inatla ve sessizce bağırıyordu. Bu genç, sadece başka bir yerden değil, başka bir çağdan gelmiş gibiydi; yalnız dili değil, varlığının kendisi de yabancı bir şeyler fısıldıyordu.

Uygun anı kollayıp Süleymaniye isteğini İbrahim’e açtı. İbrahim, kaşlarını, iki bulut gibi çatılarak yanıtladı: “Bu sefer, değişiklik yapalım. Ama şunu unutma: peşmerge için halk, anne-babadan, kendi canından bile önce gelir.”

Mahmud mahcup, başını öne eğdi: “Haklısınız,” dedi. Başka söz etmedi, etmeye cesareti yoktu. İbrahim görüşmeyi toparlarken, nezaretteki genç yeniden gündeme, ağır bir taş gibi düştü.

“İki gündür ondan tek insan sözü alamadık,” dedi İbrahim, sesinde bir tuhaf merak vardı.

“Garip. Bir şeyler söylüyor ama, anlamıyoruz. Dili yok.” “Yakaladığımızda başını taşa çarptı,” diye atıldı biri. “Galiba hafızasını, aklını kaybetti.” “Onu ne yapacağız? Zararlı, düşman gibi görünmüyor. Burada ömür boyu tutamayız. Başka işlerimiz, gerçek düşmanlarımız var.”

“Ben tekrar denerim,” dedi Mahmud, sesi biraz daha güçlü çıktı. “Belki korkudan donmuştur, konuşur.” “Uğraşmaya değmez. Sen onu terminale götür, istediği yere biletini kes, üstüne birkaç dinar ver. Ne istiyorsa, nereye gidecekse yapsın. Gözümüzün önünden gitsin.”

“Olur. Ben evrakı düzenlerim, sen genci al, götür.” “Baş üstüne.” Mahmud selam verip ayrıldı, içinde tuhaf bir boşlukla. Bir süre sonra hücreden çıkarılan, yüzü ve başı temizlenmiş, ama gözlerindeki boşluk daha da derinleşmiş Mad’ı, yanında eski bir çift ayakkabı ile şoföre teslim ettiler. Mad arka kasada tek başına, bir kargodan farksız oturuyordu; araç hareket edince sarsıldı, eliyle soğuk metal kenara tutundu, parmakları beyazlaşıncaya kadar.

Şehrin tozlu mahallelerini, yıkık duvarlarını geçip terminale vardılar: bilet gişeleri, soluk renkli otobüsler, seyyar tezgâhlar, her şey bir yer pazarının karmaşası ve kayıtsızlığı içindeydi.

Mahmud, pikabın arkasındaki Mad’a aşağı inmesini işaret etti, eliyle keskin bir hareket yaparak. Mad zıplayarak, bir hayvan gibi ürkek indi; Mahmud omzuna dokunup önden gitmesini istedi, iterek. Gişelerin önüne, kalabalığın kenarına gelince Mahmud döndü, yüzünde artık sabır kalmamıştı: “Nereye gideceksin?”

Mad’dan yalnızca, saf acı ve dipsiz bir belirsizlik taşıyan bir bakış geldi. Mahmud sertçe, her heceyi vurarak yineledi: “Nereye, Kekî? Söyle!”

Mad, soruyu anlamıyormuş gibi görünse de, dudaklarından, bir kelime döküldü: “Müzeyyen.”

“Benimle alay mı ediyorsun?” diye öfkelendi Mahmud, sesi yükseldi. “Müzeyyen neresi? Öyle bir yer yok!” Mad, usulca, inatla tekrar etti, son umudunu bu iki kelimeye bağlamış gibi: “Eme zunene nu zu en. Müzeyyen.”

Mahmud onu orada, bu kalabalık ve düşman ortamda bırakıp dönmek üzereydi ki, yapamadı. Yabancının çaresiz bakışları, ona derinlerden, tam anlamını çözemediği acı ve yalnızlık dolu bir mesaj fısıldıyordu. İçinde, savaşın ve ölümün kararttığı toprakta, incecik bir merhamet filizi yeşerdi.

“Tamam,” dedi nihayet, yenilgiyi ve sorumluluğu aynı anda kabul ederek. Yanındaki peşmergeye döndü:

“Büroya dönelim. Bunun kafası normal değil. Kek, İbrahim’le bir daha konuşalım.”

Mad’ı tekrar pikabın arkasına, metal kafesine bindirdiler; geldikleri tozlu yoldan, geriye, büroya döndüler. Avluda, elleri silahlarının kabzasında bekleyen peşmergeler Mahmud’u görünce, gerginliği dağıtmak istercesine kahkahalarla seslendi: “Keki, öğrendin mi kimmiş? Amerika’dan mı gelmiş? Yoksa uzaydan mı düşmüş?”

Bazıları, içlerindeki rahatsızlığı bu kaba kahkaha kılığına sokuyordu. Mahmud soğukkanlı, yüzü ifadesiz: “Gülmeyin,” dedi.

“Zavallı, dil bilmiyor. Aklı da yerinde değil.” Bir başkası alayla, “O zaman sen ona Soranice öğret, öğretmen ol!” diye çıkıştı. Mahmud konuyu kısa kesti:

“Ben Kek İbrahim’le konuşacağım.” Sonra Mad’a döndü, işaret ederek:

“Sen burada bekle. Hemen dönerim.” Mad, sözleri tam kavrayamasa da, sesin tonundan ve etraftaki düşmanca bakışlardan itaat etmesi gerektiğini sezdi; öylece, bir taş yığını gibi kaldı. Mahmud içeri girerken peşmergelerin bakışları sırtındaydı; o bakışların ağırlığı ve yargısı, derisinin altına işliyor gibiydi.

İbrahim’in bürosundan kısa süre sonra çıktı, başını olumsuz anlamda sallayarak. Arkasından İbrahim’in sesi geldi: “Bana sorarsan, başına iş alırsın.”

Mahmud uyarıyı duydu ama etkilenmemiş göründü. “Ben biraz uğraşayım, belki aklı başına gelir. Yarın size bilgi veririm,” dedi, kapı eşiğinden dönerek.

Dışarıda, avlunun ortasında çaresizce duran Mad’ın yanına geldiğinde, sözünü ve otoritesini netleştirdi. Ceketinin altından çıkardığı silahı gösterip, her kelimeyi bir çekiç darbesi gibi indirerek ekledi: “Bak Kekî, kaçmaya kalkarsan, hiç acımam; vururum. Ne dersem yapacaksın. Anladın mı? Tamam mı?”

Tam o sırada, bir peşmerge yaklaşıp alaycı bir gülümsemeyle, “Vay, Mahmud. Senden iyi peşmerge olur bu,” deyince, avluda gergin kahkahalar koptu. Mad, gülüşlerden kendisiyle alay edildiğini hissedip gözlerini yere, ayaklarının tozuna indirdi; kelimesiz, isimsiz, derin bir yalnızlığın içine çekildi.

Mahmud, arkadaşlarına, beklenmedik bir sertlikle çıkıştı: “Allah’ın delisinden, aklını yitirmiş birinden ne istiyorsunuz?” Sonra Mad’a döndü, başıyla işaret etti:

“Hadi. Gidelim.” Mad onay vermeyince, hafifçe itti, onu öne geçirdi. Birlikte, şehrin akşamla birlikte kararıp ıssızlaşan sokaklarında yürüdüler; ağır bir sessizlik, adımlarının arasında, üçüncü bir kişi gibi onlara eşlik ediyordu.

Mad, o sessizlikte, bir şeylerin temelden yanlış gittiğini, bir tuzağın içine düştüğünü hissediyordu, ama bunu ifade edecek tek bir araçtan yoksundu. Pazaryerinin ıssız kalıntılarına varınca Mahmud durdu, öfkesini zorlukla tutarak: “Adamlar sana güvenmiyor. Ben de henüz güvenmiyorum. Aklın başına gelince, istediğin cehenneme bile gidersin.”

05 Bölüm 5 Oku · Dinle +
Sesli Bölüm 05 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

Yüksek taş duvarlarla yoldan gizlenen avluya girdiklerinde Mahmud kuyudan su çekti; Mad’ın yüzünü ve boynunu, gece ile yolun tozunu akıtmasını bekledi. Sıvası dökülmüş, toprakla bütünleşmiş duvarların diplerinde yabani otlar, inadına ve sessizce filizleniyordu.

Kapıyı açan sakallı ihtiyar, Mad’ın bedenindeki yorgunluğu ve gözlerindeki derin yabancılığı görünce donakaldı. “Bu kim?”

“Tanrı misafiri, Bavo,” dedi Mahmud, sesinde az da olsa bir koruyuculukla.

Mad salona geçti, duvardaki yıpranmış mindere, bir hayvanın inine çekilir gibi çekingen bir sessizlikle oturdu. Gözleri, duvarda asılı soluk bir harita ile kır saçlı, gözlüklü bir adamın portresine takıldı. Bu yüz, zamanın ağırlığını sessizce tartıyor gibiydi.

Biraz sonra beyaz tülbent üzerine siyah bere bağlamış, çiçek desenli kırmızı fistanının üstüne hırka geçirmiş ince yapılı bir kadın içeri süzüldü. Mad’ı görünce irkildi, sonra içgüdüsel bir merhametle yumuşadı. “Ev kîye?” diye sordu, sesi bir anne ninnisi kadar alçak.

İhtiyar, “Tanrı misafiri,” diye yanıtladı. Kadın başındaki tülbenti, bir gülümseme kadar hafif bir hareketle düzeltti. “Bi xêr hatî.” Sesindeki sıcaklık, odanın soğuk taş duvarlarını yumuşatan bir ateş gibiydi.

İhtiyar adam karşı mindere, Mad’ın tam karşısına oturdu. Yüzündeki derin çizgiler merakla hareketlendi: “Navê te çiye?”

Mad, bakışların sıcaklığından ve beden dilinin yumuşaklığından soruyu tahmin etmeye çalışıyordu, fakat kelimeler hâlâ başka, kayıp bir dünyaya aitti. Bir cevap, boğazında düğümlendi.

Tam o anda Mahmud elinde yastık ve yorganla geri geldi. “Çok yorgunuz, Bavo. Sabah konuşalım,” dedi, sesi günün yüküyle ağırdı. Sözleri bir emirden çok, bir sığınak talebi gibiydi.

İhtiyarlar, bir anlık tereddütten sonra, sessizce salondan çıktılar. Mahmud, getirdiği yastığı salonun bir köşesine bırakarak gösterdi: “Ben burada yatacağım. Sen benim odamda yatacaksın.”

Mad, bu dünyada ilk kez manasından emin olduğu bir sözün ardından, içten gelen bir rahatlamayla ayağa kalktı. Bu küçük yönlendirme, bir emniyet kemeri gibiydi.

Mahmud kapıyı kapatmadan hemen önce, belindeki silahın kabzasına hafifçe dokunarak işaret etti. Sesi düşük, ama her hecesi netti: “Sana güveniyorum.”

Mad, anlamış gibi başını salladı. Sonra elini göğsüne, kalbinin üzerine koyup, kendi varlığını ilan edercesine fısıldadı: “Mad.”

Mahmud, bu saf ve basit cevap karşısında başını salladı, yüzünde yorgun bir tebessüm belirdi. “Tamam, deli. Git yat.”

Fakat Mad gitmedi. Yavaşça ilerledi ve parmak uçlarıyla, hafifçe Mahmud’un göğsüne, onun da kalbinin üstüne dokundu. “Mahmud.”

O temas, Mahmud’un içindeki bütün buzları, bütün savaştan kalma şüphe ve sertlik katmanlarını bir anda eritti. Bir an için zaman durdu. Dışarıdaki savaşın sesi, içerideki korku, geleceğin belirsizliği, hepsi sustu. Mahmud’un gözlerinin önüne, çok uzun zaman önce kaybettiği ağabeyi Azad’ın yüzü, aynı saf ve korunmasız masumiyetle geldi. Derin, titreyen bir nefes aldı, gözlerini kısa bir an kapadı.

“Yarın konuşuruz bunu,” dedi, sesi artık bir peşmergenin değil, bir insanın yumuşak ve kırılgan tonundaydı.

Bu küçük, sessiz an, iki yabancının kader çizgilerini, görünmez ama sağlam bir iplikle birbirine dokundurdu.

Mad, yeryüzüne çıkalı henüz üç gün olmuştu; ama o gece, ilk kez, dilin ve savaşın ötesinde, insanlığın saf ve sıcak nefesini ciğerlerine çektiğini hissetti. Artık dil bilmemek bir korku, bir eksiklik değil; bu anlaşılmaz ve tehlikeli dünyaya karşı sağlam bir savunma kalkanıydı. Anlamadığı sesler, yabancı yüzler, hepsi yeni ve gizemli bir yaşamı besliyordu.

Bekir’i, o ilk rehberini kaybetmişti, ama şimdi, beklenmedik bir yerde, savaşın ortasında bir dost bulmuştu.

Ve o gece, penceresiz odada, yabancı bir evin yatağında, Mad hayata çıktığından beri ilk kez, kaygısız ve derin bir uykuya daldı.

Okur Görüşü

Prof. Dr. Deniz Aslan

“Bu konu da çok zor ve üstünde uzlaşının az olduğu bir konu. Ancak bu zor konuyu sizin zihninizden ve belki de bireysel deneyiminizden köken alan bu kitapta okumanın uygun olacağına karar verdim.”

Prof. Dr. Deniz Aslan · Ankara · 15.02.2025
MAD Üçlemesi · III

Tanrılar gitti.
İnsan kaldı.

Tüm Romanları Gör