ÇAĞDAŞ ROMAN · ANKARA

TABUHovardalığın Kitabı

Bir insanı sevmek neden bazen toplumun gözünde bir tabu hâline gelir?

Can ve Samet aynı anahtarcı dükkânında çalışan, fakat aşk, kadınlar ve hayat konusunda birbirinin neredeyse tam karşıtı iki gençtir. Ayla'nın bir minibüs durağında Can'ın hayatına girmesiyle Ankara'nın gündelik akışı, giderek aşkın, bedenin, ahlakın ve toplumsal önyargıların sınandığı bir hikâyeye dönüşür.

TABU, bedensel kusursuzluğun üstünlük sayıldığı bir dünyada sevginin ne kadar özgür olabildiğini ve insanların birbirlerine koydukları görünmez sınırların gerçek yüzünü sorgular.

Aşk · Ahlak · Beden · Önyargı · Toplumsal Tabular
TABU · Hovardalığın Kitabı
M. Mehmet Ünver
Kitabın Başındaki Ön Söz

M. Mehmet
Ünver

Bochum · 12.12.2005

Tabuların Tahakkümü Altında

Cesaretimi toplayarak yaşadığımız hayatın gerçek yüzünü ve tabularından bir tanesini açıklama gereği duydum. Hakkımızca yaşayamadığımız şu hayatta, yaşamaktan kurtulamadığımız tabuların ne derece esiri olduğumuzu gözler önüne sermeye çalıştım. “Zamanla üzerinden silip atamadığı bir lânet gibi onunla yaşamaya alışmak zorunda bırakılan insan, tabuların tahakkümü altında asla hayvanlar kadar bağımsız olamayacak…“ Bochum 12.12.2005 M. Mehmet Ünver

“Zamanla üzerinden silip atamadığı bir lânet gibi onunla yaşamaya alışmak zorunda bırakılan insan, tabuların tahakkümü altında asla hayvanlar kadar bağımsız olamayacak…”

Roman Hakkında

Ankara'da
aşkın ve
önyargının sınırı

Roman Ramazan günlerinde Ankara'nın Ulus Meydanı'nda başlar. Ayla ile Can'ın minibüs kuyruğunda bir çakmak üzerinden kurduğu ilk temas, kısa sürede iki insanın birbirini tanımaya çalıştığı kırılgan bir yakınlığa dönüşür.

Can'ın çekingenliği ve duygusal dünyası, Samet'in kendinden emin, kaba ve kadınları birer “başarı” olarak gören yaşam anlayışıyla sürekli karşı karşıya gelir. Bu iki erkeklik biçimi üzerinden roman, sevgi ile sahip olma, yakınlık ile arzu, ahlak ile ikiyüzlülük arasındaki sınırları açar.

Ayla'nın Can'ın yürüyüşündeki aksaklığı fark ettiği an ise hikâyenin toplumsal damarını görünür kılar: fiziksel farklılık yalnız bedene ait bir durum olmaktan çıkar, başkalarının bakışıyla büyüyen bir dışlanma ve kendilik meselesine dönüşür.

01

Can

Çekingen, duygusal ve sevginin bedenden daha derin bir bağ olduğuna inanmak isteyen genç bir anahtarcı.

02

Ayla

Ulus ile Demetevler arasındaki gündelik yolculuklarda Can'ın hayatına giren; kendi duyguları ile toplumsal bakış arasında kalan genç kadın.

03

Samet

Can'ın yakın arkadaşı; ilişkileri fetih ve haz diliyle yorumlayan, romanın ahlak ve ikiyüzlülük tartışmasını keskinleştiren karşıt karakter.

Okuma Örneği · Sesli Okuma

Can ile Ayla'nın hikâyesinin başladığı ilk beş bölümü okuyun.

İlk beş bölüm burada tam web metni olarak yer alıyor. Bölümü açıp okuyabilir veya Türkçe kadın sesiyle dinleyebilirsiniz.

PDF Olarak Oku
TABU kitap kapağı
01 Bölüm 1 Oku · Dinle +
Bölüm 01 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

Aşk, kafeslenemeyen bir kuş; sevmek de zaten insanın kendine, göze hoş gelen bir eş seçmesinden başka nedir ki?

Ramazan ayında büyük şehirlerde her yıl aynı manzara yaşanırdı. Hele dört milyona yaklaşan nüfusuyla Ankara’da akşam vakti yaklaşıyorsa, gündüz iyi niyetle verilen selâm, iftar saatine doğru bilinçli bir şekilde esirgenirdi. Herkes tek bir şeyin peşindeydi: Sofraya yetişmek.

Sıkışan trafikte sabırsız kornalar, öndeki aracın hareketiyle yol alma çabası, ezan vakti yaklaşırken artan telaş… Bu kaos artık şehrin doğasına karışmıştı. Yine de insanların yüzünde belli belirsiz bir huzur, bir kabulleniş vardı. Ramazan, şehre hem sabır hem de bir tür sessiz öfke katıyordu; ilk gün ile bayram arası sanki rüya gibi yaşanır, sonra unutulurdu.

Ulus Meydanı’nın alt tarafındaki minibüs durakları günün en yoğun saatine hazırlanıyordu. Minibüsler, ayakta kalmaya direnen yolcular yüzünden hareket edemiyor, şoförlerin hayıflanan sesleri durağa doluyordu. Kalabalık kıpır kıpırdı. Bir minibüs dolunca hemen arkasından yenisi yanaşıyor, sıradakiler bir umutla öne doğru akıyordu.

Ayla da iftarını yolda açma ümidiyle Demetevler minibüsünü bekliyordu. Çantasından çıkardığı sigarayı dudaklarına götürdü; çakmağı birkaç kez yokladı ama ateş çıkmadı. O anda başını çevirince, hemen arkasında sigarasını keyifle tüttüren Can’ı gördü. Hiç çekinmeden, hafif yırtık bir ses tonuyla:

“Ateşini alabilir miyim?” dedi. Can, kırmızı hırkalı esmer kıza önce hafifçe gülümsedi. Çakmağını çıkarıp ateşi yaktı. Ayla, bir refleksle başını geri çekti.

“Kendim yakarım,” dedi. Sigarasını yaktıktan sonra çakmağı geri uzattı. “Teşekkür ederim.” “Bir şey değil,” dedi Can. Ayla’ya Can’ın varlığı, kalabalığın içinde bir anlık nefes gibi gelmişti. Başını hafifçe arka tarafa çevirip konuşmaya bahane aradı:

“Kuyruk bayağı uzamış,” dedi. Can da elindeki sigarayı göstererek karşılık verdi: “Haklısın. İftarı açtık nasıl olsa, sahura kadar beklesek de fark etmez.”

Ayla gülümsedi. “Ben evde içemiyorum. Bari yolda bir tane yakayım dedim.” “Annen baban bilmiyor yani?” dedi Can. Muzır bir gülüşle: “Biliyorlar… Ama içerken yakalanmadım diye ses çıkarmıyorlar.” Can, hoş karşılanmayacağını bildiği hâlde itiraf etti: “Ben çok içiyorum. Günde iki paketi buluyor. Ramazan diye azaltmaya çalıştım ama olmadı.”

Ayla’nın şaşkın bakışı: “Çok içiyormuşsun!” Can omuz silkti. “İş yerinde herkes içiyor. Onlar içmese belki bırakırdım ama…” Ayla hemen konuyu yumuşattı: “Nerede çalışıyorsun?” “Büyük Postane’nin arka sokağındaki anahtarcıda. Sen?” “Yürüyen merdivenlerin üçüncü katındaki perdecide.” “Nerede oturuyorsun?” dedi. “İkinci Cadde’de,” dedi Ayla. “Ben de Yedinci Cadde. İki hafta önce taşındım.” “Ankaralı değil misin?” “Mardinliyim.” “Şiven hiç benzemiyor.” “Yirmi senedir Ankara’dayım,” dedi Can. “Önce Keçiören’deydim, şimdi Demet’teyim.”

“Ben Çankırılıyım,” dedi Ayla. “Ama doğma büyüme Ankaralıyım.” Can, Ayla’nın gözlerinde bir sıcaklık hissetti. O bakışlar ona tanıdık gelmişti; belki de yıllardır aradığı türden bir bakıştı. İçindeki gönül orucu bozulmuş, kalbi hafif bir titremeyle dolmuştu.

Bir anlık sohbet, onun için kaderin bir imtihanına dönüşmüştü. Eski yarasının acımadığına inanmak istiyor, ama bu yalana nasıl kolay kandığına şaşıyordu.

Ayla ile konuşmanın bir tesadüf olmadığına inanıyordu. Belki kaderdi. Belki de masum bir tesadüfü fırsata dönüştürme isteği. Hayat ona sıfırdan bir başlangıç sunuyor gibiydi. “Zavallı kız… kafamda dönen bin türlü niyetten habersiz.” Sonra birden, kendi şaşkınlığıyla sordu: “Ya onun aklından geçenler? Benimkilerle uyuşuyor mu, yoksa bambaşka dünyalarda mı geziyor?”

Hayatında ilk kez bir kızla bu kadar uzun konuşuyordu ve bu yeni gelişmeyi en çok Alev’in görmesini isterdi.

Gözlerini çaktırmadan etrafta gezdirdi: “Acaba Alev bizi görüyor mudur?” Demetevler’e taşındığından beri Alev’le karşılaşmak adına en küçük işarete bile umut bağlıyordu.

Bazen durakta Alev’i gördüğünü, yanından yabancı biri gibi geçip gittiğini hayal ediyordu.

Bu görüntü, ona eski hesapların kapandığını hatırlatıyordu. Ama içindeki bir ses başka bir şey söylüyordu: Belki de hâlâ unutamadın. Can bunu kendine bile itiraf edemiyordu. Her şey arabesk filmlerdeki gibiydi. Kalbi kırılan biri bir gün daha iyisini bulur, hayatla sessizce hesaplaşırdı.

Can da kendi rolünü kendi yazmak istiyordu. Bu kez sürüklenen bir kütük değil, yön çizen bir gemi olacaktı. Ayla’nın gözlerine cesaretle bakarken içindeki eski ezik benliğe meydan okudu:

“Eskiden ne kadar korkakmışsın… Samet Abi haklıymış. Meğer bu iş kolaymış.”

Ve o anda Samet’in sesi bir uyarı gibi zihninde çarptı: “Çok da açılma… daha yüzmeyi öğrenmedin.” Fırtınanın ortasında bir gerçek su yüzüne çıkıyordu: Kendini tanımak için bir sınavdan geçmesi gerekiyordu. Ve bu, o sınavdı. Magirus marka minibüs gelip ön tarafta durdu.

Ayla sitemle: “İnşallah sığarız,” demekten kendini alamadı. Önlerindeki yolcular doluştu. En arkada iki kişilik yer hâlâ görünüyordu.

Ayla önden geçti, arkasından Can oturdu. Kapılar kapanmadan birkaç kişi daha binmeye çalışınca şoför sertçe bağırdı:

“Ayakta yolcu alamam, ceza kesiyorlar!” Adamlar isteksizce indiler, minibüs hareket etti. Can, Ayla’nın yanına oturabilmiş olmasına sevindi. Trafiğe bakılırsa uzun bir yol vardı; konuşmak için ideal bir süre.

Ancak oturan herkes o kadar sıkışıktı ki, özel bir cümle kurmak neredeyse imkânsızdı. Fısıltılar minibüsün içinde küçük sırlara dönüşüyor, herkes birbirinin sesini duyacak kadar yakın duruyordu.

Tam o sırada minibüsün teybi açıldı. İbrahim Tatlıses’in “Ben İnsan Değil Miyim” parçası duyuldu. Ayla gülerek: “Bu parça en sevdiğimdir,” dedi. “Güzel,” dedi Can. “Ama ben Müslüm’ü severim.” “Jiletçi misin?” dedi Ayla, şaka yollu. Can gülerek: “Değilim. Ama bazı parçaları hoşuma gider.” Ayla şaşırdı: “Hiç öyle bir tipe benzemiyorsun. Aslında efendi birine benziyorsun.”

Can’ın kulakları kızardı: “Teşekkür ederim… Ben kızlarla pek konuşmam. Hatta heyecanlanırım. İlk defa böyle rahat konuşuyorum.”

Ayla eğlenceli bir gülüşle: “Benim de çenem düştü bugün. Galiba oruçtan.” Minibüs Kız Meslek Lisesi’nin önünden geçiyordu. Ayla başıyla dışarıyı işaret etti: “Burada okudum.” “Meslek lisesi mi?” “Hı hı.” “Niye devam etmedin?” “Üniversite sınavını kaybettim. Veteriner olmak istiyordum, olmadı.” “Veteriner… ilginç meslek.” “Hayvanlara bayılıyorum. En çok da balıklara. Evde akvaryumumuz var.”

“Benim de kedim vardı,” dedi Can. “Keçiören’de kaldı.” “Niye?” Tam o anda minibüs Ayla’nın durağına yaklaşmıştı. “Durakta inecek var!” diye bağırdı. Ayla kalkmadan önce Can’a dönüp sıcak bir bakış attı: “Az kalsın durağı kaçıracaktım. İyi akşamlar.” “İyi akşamlar.” Kapı kapanırken Ayla, gözleriyle onu izleyen Can’a son bir kez baktı. Can da hafifçe başını salladı. Minibüs hareket ederken Can, arka cama döndü ve Ayla’yı bir süre daha gözden kaybolana kadar izledi.

02 Bölüm 2 Oku · Dinle +
Bölüm 02 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

Ayla, evin kapısından içeri girer girmez ilk iş olarak kolundaki çantayı kapı yanındaki vestiyere astı. Ardından kırmızı hırkasını çıkarıp aynı kancaya taktı ve kulağına uzaktan gelen sohbet ve tabak şakırtılarını takip ederek salona yöneldi.

Uzun masanın etrafında kalabalık hâlâ iftarını yiyordu: iki yaşlı adam, iki yaşlı kadın, genç bir kız ve genç sayılabilecek bir erkek çocuk. Ayla kapıdan selâm verdi.

“Afiyet olsun.” Annesi Zeynep kadın, yanında boş duran sandalyeyi eliyle iterek çağırdı.

“Gel yavrum, otur şuraya. Bugün geciktin?” Ayla, kendisine ayrılan yere otururken, “Acayip trafik vardı,” dedi. “İki saat de durakta minibüs bekledim.”

Zeynep kadın, koca bir kepçeyle çorba doldurdu, tası Ayla’nın önüne koydu.

“Ye yavrum. Aç açına akşama kadar yoruluyorsun. Hadi güzelim, ye. Salatadan da ister misin?”

“Sağ ol anne. Ben alırım, sen zahmet etme.” Masadaki Zehra, hafif sitemle, “İyi vallahi Zeynep teyze, bizi kıskandırıyorsunuz,” dedi.

Zeynep kadın gülerek yerinden kalktı, Zehra’nın saçını da okşadı. “Kıskandın mı yavrum? Sen de benim bir evlâdımsın. Yoksa bu fışkı anan seni sevmiyor mu?”

Diğer kadın alınmış bir tonla, “Aman abla,” dedi. “Şımartma bu yılışık kızı. Hiç söz dinlemiyor ki! Ayla gibi akıllı olsa ben de severdim.”

“Hoşt oradan!” diye çıkıştı Zeynep kadın. “Sen gençlerden ne anlarsın?” Sonra yine Zehra’nın sırtına dokundu. “Ye yavrum. Sen ona bakma.”

Cesaretlenen Zehra, “Sen teyzelerin en kralısın!” diye yağcılık yapmayı ihmal etmedi.

Masadaki yaşlı adamlardan biri, hem gülerek hem de ikaz eder gibi konuştu:

“Ne oluyor? İki bacı çocuklar için kavga mı edeceksiniz?” Bu söz, masada kısa bir sessizlik yarattı. Yemeği bitirenler masadan kalkıp televizyonun karşısındaki koltuklara yayıldılar. Haberler açıktı. Herkes birer birer doyduğundan masada en son Ayla kaldı. Az sonra o da annesine ve Zehra’ya sofrayı toplamada yardımcı olmaya başladı.

“Anne sen otur, ben Zehra ile toplarım.” “Yavrum, sen zaten yorgunsun. Ben çay da demleyeceğim,” dedi annesi.

“Anne sen bırak! Çayı da biz demleriz.” Zeynep kadın elindeki tabağı masaya bırakıp derin bir iç çekti. “Benim kızım bir tane… Hayırlısıyla onun da mürüvvetini görseydim!” Sonra yanındaki kadına döndü: “Aysun, ne zaman gelecekler?” “Kimler abla?” “Zehra’yı istemeye ne zaman gelecekler?” “Bayramın son günü için kararlaştırdık.” “Allah hayırlıysa nasip etsin.” Aysun kadın yüzünü buruşturdu. “Ne hayırlısı abla! Benim sıpa laf dinlemiyor ki! Oğlan boşta geziyor, anasının babasının emekli maaşıyla geçiniyor.”

“Zehra seviyorsa, bırak o düşünsün,” dedi Zeynep kadın. “Bu zamanda ev geçindirmek kolay mı?” diye homurdandı Aysun. “Yarın elin oğlu, bakamıyorum, diye kızımızı kapıya koysa ne yaparız? Bu kızın hiç aklı yok. Eli iş tutan biri kalmadı sanki.”

“Gönül bu,” dedi Zeynep kadın, “aka da konar, boka da! Sen de vaktiyle Adil enişteye kaçmadın mı?”

“Zaman başkaydı o zaman. Şimdi devir kötü!” “Bunu baştan düşünmek lazımdı.” “Haklısın abla! Zaten boşuna dememişler, ‘Kızını dövmeyen dizini döver,’ diye.”

Zeynep kadın arkasına bakıp akvaryum başındaki küçük çocuğa seslendi:

“Ali, oğlum! Git bak, bu kızlar hâlâ bir çayı demleyemediler mi?” Ali, balıklara son kez camı tıklatıp dikkat çekmeye çalıştı. Sonra mutfağa yöneldi. Kapıyı açtığında Ayla ve Zehra tabakların, bulaşıkların arasındaydı. Biri tabakları çöpe boşaltıyor, öteki bulaşıkları lavaboya diziyordu. Ali sorulmadan konuştu:

“Annem çayı soruyor.” Ayla, kaynayan çaydanlığın kapağını kaldırıp içine baktı. “Olmuş. Söyle, getiriyorum.” Ali çıkınca Zehra heyecanla lafa girdi: “Bayramın son günü gelecekler. Annem yine tuttu aynı terane: işi yok, gücü yok diye. İkna edene kadar canım çıktı.”

“Sen evlenip gidince iyice yalnız kalacağım.” “Üzülme kız! Evlenince öbür dünyaya gitmeyeceğim ya… İki cadde ötede oturacağız. Sen de bana ziyarete gelirsin.”

“Düğününde oynarız kız!” Kısa bir gülüşmeden sonra Ayla, “Ben çayları götüreyim,” dedi. “Ben de bulaşıkları yıkamaya başlarım.” Ayla tepsiyle salona döndü. Yaşlı adamlardan başlayarak sırayla çay dağıtırken kulağı annesiyle Aysun kadının konuşmalarındaydı.

Zeynep kadın: “Kızı istemeye bize gelsinler. Ben şu oğlanı bir göreyim.” Aysun: “Vallahi iyi olur abla. Hem Cafer enişte insandan iyi anlar. Bir baksın, fikrini söylesin.”

Ayla çay servisini bitirip mutfağa dönünce heyecanla Zehra’ya seslendi:

“Annem, istemeye bize gelsinler dedi!” “Niye ki?” “Sadece teyzeme böyle dediğini duydum.” Zehra dudak büktü. “Hep anamın işi bu! Adamlar istemeye gelecek, o hâlâ caydıracak yol arıyor.”

“Eğer sen kararlıysan annen ne diyecek?” “Hiç! Anlamıyor ki!” “Çok mu seviyorsun kız?”

Zehra utangaç bir gülümsemeyle, “Vallahi çok seviyorum. Darısı başına,” dedi.

“Oho! Ben daha yıllarca evlenmem.” “Ne yapacaksın?” “Senin çocuklara bakarım kız!” İkisi kahkaha atmaya başladı. Ayla, fazla güldüklerini fark edip ikaz etti. “Yavaş! Babam gelir.” Zehra, “Benim Kemal’in bir arkadaşı var, adı Seyfi. Tam sana göre. Tanıştıralım mı?” dedi.

Ayla hafif alıngan bir sesle, “Yok istemem,” dedi. “Niye? Birisini mi buldun?” “Kimse yok. Ama bugün durakta bir gençle tanıştım. Hoş biriydi. Simsiyah uzun saçları vardı.”

“Sevdin mi kız?” “Daha adını bile bilmiyorum. Nasıl seveyim?” “Ne bileyim! Sen öyle hoş deyince...” “Minibüste birlikte geldik. Anahtarcıda çalışıyormuş. Yedinci caddede kalıyormuş.”

“Bu iş tamamdır.” “Ne tamamdır?” “Abayı yakmışsın kızım!” “Adını bile bilmiyorum, dedim.” “Hadi oradan! Adını bilmiyorsun ama ne iş yaptığını biliyorsun, nerede oturduğunu da!”

“Ay şaka mı bu? Öyle olsa sana söylemez miyim?” “Şaka yaptım kız! Ağzını arıyorum.” “Bazen sen de anan gibisin!” Zehra hemen atıldı: “Adını Kadir koyarsınız artık!” “Neyin adını?” “Bugün mübarek Kadir gecesi ya… oğlunuz olursa!” Ayla elindeki ıslak bezi fırlattı; Zehra da bunu bekler gibi mutfaktan fırlayıp kapıyı dışarıdan tuttu. Ayla içeriden açmaya çalışıyor, kısık sesle tehdit savuruyordu:

“Aç kız! Aç! Canına okuyacağım! Babamlar duyacak!” Zehra gülmekten kapıyı daha sıkı tutuyor, Ayla ise öfkesini bastıramıyordu:

“Aç diyorum sana! Aç! Anasının kızı!”

03 Bölüm 3 Oku · Dinle +
Bölüm 03 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

Üç tarafı camekânla çevrili geniş anahtarcı dükkânının içinde uzun bir satış tezgâhı uzanıyordu. Tezgâhın arkasındaki çalışma masasında kalemlik, kâğıtlar ve birkaç küçük eşya gelişigüzel bırakılmıştı. Masanın ardında dönerli siyah deri bir patron koltuğu hemen göze çarpıyor, duvarlardaki panolarda ise bir tarafta araba, diğer tarafta ev anahtarları sıra sıra asılı duruyordu. Camekânlar, anahtar çeşitleri ve kapı kolu resimleriyle tamamen doldurulmuştu.

Tezgâhın arkasında duran yaşlı adam, Can’la yanında bekleyen uzun boylu, zayıf, bıyıklı Samet’e hitap etti:

“Çocuklar, alın bu zarfları. İçinde haftalıklarınız var. Bir hafta sonra görüşürüz.”

Can ile Samet, uzatılan beyaz mektup zarflarını sırayla aldılar. Aynı anda eğilip ustalarının elini öptüler.

“Bayramın kutlu olsun usta.” “Sizin de çocuklar.” İkisi dükkândan çıkıp yürümeye başladılar. Ellerindeki zarfları açarken Samet suratını ekşitti.

“Sana da mı beş yüz vermiş?” “Evet.” “İnsan bayram diye biraz fazla vermez mi? Bu hafta o kadar çok çalıştım ki, kıçımdan ter aktı vallahi!”

“Ben de öyle, Samet Abi.” Samet zarfı montunun iç cebine sokup elini beline götürdü. “Moruk, belim tutmuyor.” “Bugün çok çalıştık.” “Ben anahtar işinden bahsetmiyorum, diğer işi kastettim.” “Anladım.” “Ne azgın karıymış ya! Sabaha kadar iliğimi kuruttu.” Ulus Meydanı’ndaki dört yol ağzına geldiklerinde Can vedalaşmak istedi.

“Yarın görüşürüz.” “Moruk nereye gidiyorsun? Eve mi?” “Bugün çok yoruldum. Bir an önce eve gidip uzanacağım.” “Bir hafta iş yok. Eve erken gidip de ne yapacaksın? İtiraz istemem, bugün bana takılıyorsun. Gel, seni manitama götüreyim.”

“Aysel’e mi?”

“Sibel’e. Bu yenisi. Yanında bir de genç kız çalışıyor, görsen!” “Bu kaçıncı?” “Moruk bu daha ne? Sekiz tane de bir şey mi?” “Hepsini birden nasıl idare ediyorsun? Helal vallahi!” “Ben sana demiyor muyum? Bu şehirde benden hızlı erkek tanımam diye. Yakında rekor kıracağım.”

Can, konunun derinleşip gereksiz bir tartışmaya dönüşmesini istemediğinden uzak kalmayı tercih etti.

“Bayramda size gelirim.” Samet bırakmadı. “Moruk nereye? Nasılsa işten de erken çıktık.” “Vallahi Samet Abi, ben yorgunum. Eve gideyim daha iyi.” Samet, Can’ı kendi yönüne çekiştirerek konuştu: “Tamam tamam… Seninle şu kahvehaneye gidip biraz oturalım. Sonra sen eve gidersin, ben de Sibel’e.”

Can, ısrarı kırmamak için kabul etti. Rüzgârlı Sokak’ta büyük bir iş hanının altındaki kahvehaneye girdiler. Sakin bir köşeye geçip oturdular. Samet çay söyledi; Can niyetli olduğu için bir şey almadı.

Samet kadın mevzusunda kendine özgü o kendinden emin edasıyla konuşmaya başladı. Can ise kısa cevaplar verip sohbeti uzatmamakla meşguldü.

“Moruk,” dedi Samet, “Dediğim gibi… dünyaya gelmişiz nasılsa, bir daha mı geleceğiz? Bu dünyada ne yaşadıysan o kârdır.”

“Haklısın.” Samet, Can’ın ilgisizliğini fark etti. Onu sohbete çekmek için konuyu aniden değiştirdi.

“Yeni eve alıştın mı?” “Biraz zor alışacağım galiba.” “Tabii moruk! Tam on sene kapı komşuluğu yaptık. Bir aile gibiydik.” “Zaten sizden başka ailem yok ki.” “Heh! Unutuyordum… Geçenlerde senin kızı gördüm.” “Hangisi?” “Hani istemeye gitmiştik de sen beğenmemiştin ya.” “Sevil’i mi?” “Evet. Yengenle ben o kızı çok beğenmiştik. Tam sana göreydi. Biz evden ayrıldığımızda kızcağız camdan öyle baktı ki… Sen bir türlü arkana dönüp bakmadın. O kızı kaçırmayacaktın. İyi bir ev kadını olurdu.”

“Yapamadım.”

“Niye? Ayağı biraz aksıyor diye değil mi? O kız hem sana ayak uydururdu hem de sadık kalırdı. Sen şehir kadınlarını bilmiyorsun moruk. Ne karılar var! Kocası evden çıktı mı kimleri eve almıyorlar ki? Sadık kadın bulmak zor artık. Herkes fırlama!”

Elini yere yakın bir yerden yukarı doğru kaldırarak devam etti: “Aha şu kadar boyda kızları görsen… neler yapmıyorlar! Hovardalığın kitabını yazmış adamım ben, sana bir söz söyleyeyim mi?”

“Söyle.” “Çirkin karıyla evleneceksin moruk! Öylelerinin gözü dışarıda olmaz. Ev kedisi gibi uysal olurlar. Sen de dışarıda özgürce hovardalık yaparsın. Bak bana… ne kadar özgürüm! Bir de kadına fazla yüz vermeyeceksin. Canım cicim dedin mi kedinin fareyle oynadığı gibi oynar seninle. Kadın milletine güvenmeyeceksin! Kadının imanı olmaz, unutma!”

“Haklısın Samet Abi… ben müsaade isteyeyim?” “Tamam moruk, bayramda görüşürüz.” Samet tam kalkacakken aklına geldi: “Ha! Unutuyordum. Yengen sorarsa akşam sende içtik, sonra da sızıp kaldık. Tamam mı? Bayrama bize geldiğinde pot kırma.”

“Sen merak etme. Kaç senedir hiç açık verdim mi?” “Vermedin.” “Allahaısmarladık.” “Güle güle.”

04 Bölüm 4 Oku · Dinle +
Bölüm 04 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

Samet’in yanından ayrıldıktan sonra doğruca minibüs durağına giden Can, Demetevler hattında gelecek aracı beklerken etrafına sık sık bakınıyordu. Sanki birini görmeye çalışıyor, bir ihtimali yoklamak istiyordu; belki Ayla yine o kalabalığın içinden çıkardı.

“Beni hatırlar mı ki? Daha beni tanımıyor bile… ama yine de görsem iyi gelir,” diye düşünmeden edemedi.

Minibüs durağa yanaştığında sırası gelince bindi; yolculuk boyunca da dalgın hâli bir an olsun değişmedi.

Demetevler Yedinci Cadde durağında indi. Yolun karşısına geçip aşağı doğru yürüdü. Soldan dördüncü apartmana girip asansörle on ikinci kata çıktı. Koridorda, üzerinde “39” yazan dairenin kapısını anahtarla açtı.

Dairenin girişi doğrudan salona bakıyordu. Üzerindeki deri mon tunu çıkarıp sağ duvarda çift kapılı gömme dolabın askısına astı. Ayakkabılarını ise çıkardığı yerde bırakıp salona geçti.

Yeni taşındığı için salonda hâlâ açılmamış koliler üst üste duruyordu. Bir duvarı tamamen kaplayan boş kütüphane de kolilerin çözülmesini bekliyor gibiydi. Her şey yarım, her şey yeni, her şey biraz yabancıydı.

“Ayla benim gibi birine neden baksın ki?” Bu düşünce, odanın boşluğunda bir anlığına yankılandı. İftar vaktinin yaklaşmasıyla içgüdüsel olarak mutfağa yöneldi. Dolaptan çıkardığı yumurta ve sucuğu tezgâhın üzerine koydu. Raflardan aldığı tavayı ocağa indirdi. Tüpgazı açıp ateşi yaktı. Zeytinyağı kızınca yumurtaları kırdı, küçük doğradığı sucukları tavanın içine bıraktı. Bekâr biri için en pratik, en hızlı hazırlanan iftar yemeğiydi: sucuklu yumurta.

Tavanın cızırtısı bile aklını dağıtamıyordu. “Keşke biriyle iki kelime edebilsem… Keşke böyle yabancı gibi hissetmesem şu hayata.”

Oturma odasına geçip küçük sehpanın üzerine serdiği gazete kâğıdıyla sofrayı hazırladı.

Vakit dolduğunda iftarını yaptı; ardından kanepede sağ yanı üzerine uzandı. İftar sonrası sigarasını büyük bir hazla içiyor, tüten dumanı keyifle izliyordu. Bu arada televizyonu açmış, gözlerini ekrana dikmişti; fakat zihni hâlâ, durakta, hatta belki de Ayla’nın bakışlarında dolaşıyordu.

05 Bölüm 5 Oku · Dinle +
Bölüm 05 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

Can, gece yarısı çalan kapı ziliyle uyandığında, televizyon karşısında uzandığı kanepede dalıp kaldığını fark etti. İftarda kurduğu sofra hâlâ sehpanın üzerinde duruyor, hiçbir şey kaldırılmamış hâliyle ortalığı tamamlanmamış bir günün sessizliği sarıyordu.

Merakla kapıya yöneldi. Kapıyı açar açmaz karşısında Samet’i görünce şaşkınlıktan nutku tutuldu. Samet, elinden kaymasın diye iki koluyla sarmaladığı baygın bir kadını ayakta tutmaya çalışıyordu. Üzerindeki gerginlik ve omzundaki yük yüzünden okunuyordu.

Can daha bir şey sormadan Samet, sanki büyük bir müjde veriyormuş gibi sırıtıp konuştu:

“Moruk, al sana keklik getirdim! Yardım et de şunu yatağa götürelim.” Birlikte kadını yatak odasına taşıdılar. Çift kişilik yatağın üzerine sırtüstü, usulca bıraktılar. Kadının sarıya boyalı saçları yüzüne dökülmüş, ağır makyajı gece ışığında daha da keskin görünüyordu. Elbisesi, bakımlı ve maddi durumu yerinde birine ait olduğunu ele veriyordu.

Oturma odasına döndüklerinde Can dayanamayıp sordu: “Buna ne olmuş böyle?” Samet, geldiği andan beri saklamadığı neşesiyle anlatmaya başladı: “Moruk! Sibel’in evinden çıkmış otobüs durağına yürüyordum. Bir baktım, durakta tahta bankta bu keklik uzanmış yatıyor. Ne içirmişlerse ayıltamadım. Öyle bırakmak da istemedim. Taksiye attım, doğruca buraya getirdim. Bebek gibi de bir tipi var!”

Samet konuşurken gözleri odayı taramaya başladı. Duvar dibindeki açılmamış kolileri ve boş kütüphaneyi görünce takılmadan edemedi.

“Moruk, kolileri daha boşaltmamışsın?” “Ramazan bitsin diye bekledim. Hem oruç hem de geç saate kadar çalışmak… canım istemedi.”

“Bayramdan sonra gelirim, sana yardım ederim,” deyip hemen konuyu değiştirdi. “Neyse, şimdi elimizi çabuk tutalım. Selpak var mı?”

Can, televizyonun üzerindeki mentollü peçete paketini alıp Samet’e uzattı. Samet paketi aldığı hâlde yine aynı küstah gülümsemesiyle:

“Üstümüz kirlenmesin moruk. Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz!”

Samet yatak odasına girip fazla oyalanmadan geri döndü. Pantolonunun fermuarını dışarıda kapatıyor, deri kemerini bağlarken keyfinden neredeyse ıslık çalıyordu.

“Moruk, sıra sende. Ben gidiyorum.” Can’ın yüzü bir anda kızardı. On yıldır tanıdığı arkadaşından böyle bir söz işitmemişti.

“Ben yapamam!” O an göğsünün içi çöktü sanki. İçinde ince bir sızı dolaşıyor, boğazına utançtan bir düğüm oturuyordu. Samet gibi olmak ne demekti? Bu rahatlık, bu pervasızlık… neden bana hiç uğramıyor?

“Korkma moruk. Karı öyle uçmuş ki, tüm memleket üzerinden geçse haberi olmaz. Taş gibi de karı ha!”

“Ben yapmam, bilirsin.” Samet omuz silkerek kapıya yöneldi. “Benden söylemesi… Hadi, yarın bize geliyorsun.” “Oldu. Güle güle.” Can, Samet’i kapıda uğurladıktan sonra sessizce yatak odasına döndü. Çift kişilik yatağın üzerinde, dünyadan habersiz, çırılçıplak ve boylu boyunca uzanan kadına baktı. Yatak örtüsü bir kenara toplanmıştı; Can usulca örtüyü çekip kadının üzerine örttü.

Örtünün altında nefes alan bu yabancı bedene bakarken içinde merhametle korku arasında gidip gelen bir dalga kabardı. Kendi yerini, kendi acizliğini düşünmeden edemiyordu.

Kadın öyle derin bir uykuya dalmıştı ki nefes alırken çıkardığı hafif hırıltı olmasa neredeyse ölü sanılacaktı.

Can, içi burkulmuş bir hâlde oturma odasına geçti. Sehpanın üzerindeki iftar sofrasını topladı, masayı temizledi. Sonra tekrar aynı kanepede uzandı. Göğsünün ortasında, ne olduğunu tam adlandıramadığı tuhaf bir boşluk geziniyordu.

Kadınları anlamakta hep zorlanmıştı. Hayatında bir kez bile olsun bir kadının elini tutamamıştı; bir kadına dokunmak onun için sanki kızgın bir demire uzanmak gibiydi: mümkün, fakat mutlaka acı verecek bir cesaret isterdi.

Flört etmek ya da sevmek ise güneşe dokunmak kadar uzak ve yakıcı bir ihtimaldi.

Ama Samet… Dünya Samet gibiler için kadın kaynıyordu. Sanki kâinatın bütün yolları onun ayaklarının altına seriliyor, kadınlar onun çevresinde görünmez bir cazibe alanına kapılıyordu.

Dünya bir denizse, kadınlar balıktı. Samet ava çıktığında mutlaka bereketle dönerdi. Can’ın ise bütün hayali, hayatı boyunca bir balığın kendi oltasına yanlışlıkla takılmasıydı.

O kadar mütevazı bir düş ki… insanın içini hem acıtıyordu hem de garip bir tebessüm yaratıyordu.

Yaşadığı gönül hezimetinden sonra böyle bir ihtimalin olmadığını görmüş, hayatın gerçeklerine boyun eğmişti.

Kendisini, kalabalık bir sahnede ışıkların asla üzerine düşmeyeceği bir figüran gibi hissediyordu.

Oyuna dahildi ama hikâyeye asla. Sanki hayat başkalarının üzerinden akıyor, kendisine ise sadece kenarda beklemek düşüyordu.

Can bir süre sonra uykuya daldı. Sabahın erken saatlerinde yatak odasının kapısının açıldığını duyarak sıçradı. Hemen doğruldu. Elbiselerini giyip çıkmak üzere olan kadın, kapı eşiğinde bir an durdu. Can, hafif bir tebessümle:

“Günaydın,” dedi. Kadın yüzüne bile bakmadan sert bir tonda tek kelime söyledi: “Allah belânı versin!” Sözünü bitirir bitirmez telaşla dış kapıya yöneldi. Can, korktuğunu veya sabahın utancını taşıdığını düşünerek ona hak verdi. Kadının çıkışının ardından banyoya gidip duşunu aldı.

TABU · Hovardalığın Kitabı

Tabu bazen yasak değil,
başkasının bakışıdır.

Tüm Romanları Gör