TARİHÎ ROMAN · 1525 · ALMANYA

ZINGARASavaşın ve aşkın ortasında

Ekmek · Özgürlük · İnanç · Aşk

Darağaçlarının gölgesinde doğan bir aşk, tarihin hükmüne karşı koyabilir mi?

1525. Köylü orduları yenilmiş, Frankenhausen’den kaçabilenler ormanlara sığınmış, Coburg’da idam sehpaları kurulmuştur. Bir yanda prenslerin ve kiliselerin iktidar savaşı, öte yanda hayatta kalmaya çalışan sıradan insanlar vardır.

Bu karanlığın içinde Zingara ile eski manastır öğrencisi Matthias’ın yolları kesişir. Kırmızı bir çift ayakkabı, yeşil gözler ve bir flüt sesi; savaşın ortasında bambaşka bir hikâyenin kapısını açar.

Köylü Savaşları · Reformasyon · Coburg · Aşk · Sınıf · Özgürlük
Zingara kitap kapağı
M. Mehmet Ünver
Kitabın Başından

Savaşın ve aşkın bütün mağdurlarına…

Yazar eseri, savaşın ve aşkın bütün mağdurları için kaleme aldığını belirterek sevgili eşi Şekibe’ye armağan ediyor.

Teşekkür bölümünde editörü Özcan Özen’in yanı sıra Emin Kalça, Deniz Köşker, Nihal Olgun ve Mefaret Gültekin’e; tarih araştırmalarında yol gösteren Coburg ve Erfurt arşiv çevrelerine teşekkür ediliyor.

“Bu roman yalnızca bir yazarın değil, bir dostluğun, ortak bir inancın ve paylaşılmış insan emeğinin ürünüdür.”

Merak Uyandıran Tanıtım Sözü

Bir aşkın
hikâyesi

“Her insanın bir aşkı, her aşkın da bir hikâyesi vardı… Ancak hiç kimsenin Zingara’sı ve Zingara gibi aşkı olmadı.”

ESERİN TARİHÎ TANITIM METNİ
Eski site ve yayınevi tanıtımında kullanılan bu cümleyi özellikle öne aldım. Okuru ilk anda Zingara ile Matthias’ın neden “başka” bir aşk yaşadığını merak etmeye çağırıyor.
Roman Hakkında

Kanlı bir çağda
iki insanın
sessiz savaşı

Roman Erlangen ormanında, Frankenhausen yenilgisinden sağ çıkan köylülerle açılır. Andreas ve arkadaşları açlık, korku, ihanet kuşkusu ve Thomas Müntzer’in akıbetine ilişkin söylentiler arasında ne yapacaklarını ararlar.

Coburg’da ise altmış üç isyancının idamı için darağaçları hazırlanır. Zingara, pazar yerindeki infazlara tanık olur. Jörg Preyl’in sallanan bedeni onun zihninden çıkmaz; şiddet yalnız meydanda değil, gündelik hayatın içine de yerleşir.

Roman daha sonra Wittenberg’e uzanır; Martin Luther ile Katharina’nın evliliği, Reformasyon’un kırdığı eski düzen ve köylülerin adalet beklentisi aynı tarihsel dokuda buluşur.

Asıl duygusal kırılma ise Zingara’nın ayakkabıcı dükkânında Matthias’la karşılaşmasıyla başlar. Zingara kırmızı ayakkabıları ister; Matthias onun önünde diz çöküp ayakkabıları giydirir. Birkaç bakış ve söylenemeyen söz, yaklaşan büyük aşkın ilk işaretidir.

01

Ekmek ve Özgürlük

Köylü Savaşları, sınıfsal eşitsizlik ve iktidarın şiddeti romanın tarihsel omurgasını kurar.

02

İnanç ve İsyan

Müntzer, Luther, kilise ve prensler üzerinden inanç ile siyasal iktidar arasındaki gerilim sorgulanır.

03

Zingara ve Matthias

Toplumsal hiyerarşinin, korkunun ve savaşın ortasında iki insanın birbirine doğru attığı küçük adımlar büyük bir direnişe dönüşür.

Okuma Örneği · Sesli Okuma

Erlangen ormanından Coburg darağaçlarına uzanan ilk beş bölümü okuyun.

İlk beş bölüm yüklediğin Türkçe PDF’den alınan tam web metnidir. Her bölümü açıp okuyabilir veya Türkçe kadın sesiyle dinleyebilirsiniz.

PDF Olarak Oku
Zingara kitap kapağı
01 Bölüm 1 Oku · Dinle +
Bölüm 1 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

Erlangen, Haziran 1525

Erlangen ormanında ateş yanıyordu. Ama kimse ısınmak için yaklaşmıyordu.

Çamların arasındaki cılız alev, bir mumun sönmeden önceki son titreyişi gibi çevresindeki yüzleri kısa kısa aydınlatıyor, ardından karanlık onları yeniden yutuyordu. Çökük gözler, çatlamış dudaklar, kirin ve uykusuzluğun içine gömülmüş yanaklar bir an görünüp kayboluyordu. Isı uzak, güven daha da uzaktı. Çam iğnelerinin altında nefesler kısa, konuşmalar ölçülüydü. Herkes söyleyeceği sözü önce kendi içinde tartıyordu.

Adamlar Frankenhausen’den sağ çıkmıştı, ama artık birbirlerinin yüzüne eskisi gibi bakamıyorlardı. Kimi tarlasını, kimi karısını, kimi de Tanrı’ya duyduğu son güveni geride bırakmıştı. Neden orada olduklarını kimse sormuyordu. Sorulsa, cevap verebilecek biri var mıydı, belli değildi.

Gündüzleri sık çamların altına siniyor, geceleri ıslak köklerin arasında dişlerini sıkarak bekliyorlardı. Yolda rastladıkları kimi manastırları ateşe veriyorlardı. Bunu intikam için mi, korkudan mı, yoksa hâlâ diri olduklarını haykırmak için mi yaptıklarını kendileri de bilmiyordu. Duman giysilerinin her lifine işlemiş, tenlerine sinmişti.

Ormanda saklanmak insanı sessizce tüketiyordu. Açlık, kuşku ve korku, prens askerlerinin kılıçlarından daha derine işliyordu. En masum söz bile kavgaya dönüşüyor, adamlar birbirlerinin yüzünde kardeşlikten çok saklanmış bir öfke arıyordu.

Andreas Barthel, bir adamın kaşındaki yarayı sarmaya çalışıyordu. Elindeki bez parçası koyu kana bulanmıştı. Bezi yaradan çektiğinde parmaklarının arasına bulaşan kan, geceyi daha da ağırlaştırdı.

Yaralı adam başını kaldırdı. Gözleri önce Andreas’ın eline takıldı, sonra hızla kaçtı. İri gövdesine rağmen omuzları çökmüş, oturuşu küçülmüştü.

Başka biri ateşin kenarından bir avuç soğuk kül getirdi. Kül, elden ele dolaşan son bir umut gibiydi. Andreas külü yaranın üzerine bastırdığında adam dişlerini sıktı, boğazından boğuk bir inilti çıktı. Andre as bir eliyle onun başını tuttu, öteki eliyle bezi yaranın üzerine bastırdı.

“Buna da razı ol.” Adam gözlerini kaçırdı. “O başlattı. Koca gövdesine güveniyor.” “Ben her kavganıza yetişemem. Bu böyle gitmez.” Yara sarılınca adam başını eğdi. “Sağ ol.” Ayağa kalkıp ateşin başındaki arkadaşlarının yanına döndü. Hiçbir şey olmamış gibi oturdu, alçak sesle konuşmalara karıştı. Fakat sesi eskisinden daha uzak, daha katıydı.

Andreas yalnız kaldı. Ateşten uzaklaşıp çam gövdelerinin arasında ağır adımlarla yürümeye başladı. Bastığı kuru dallar çıtırdıyor, ardından orman yeniden sessizliğe gömülüyordu. Rüzgâr dalların arasından geçtikçe ateşin ışığı yüzünde parçalanıyordu. Bir karanlığa, bir közlere bakıyordu.

Omuzları çökmüş, nefesi daralmış, bakışları boştu. Adamları nereye götüreceğini bilmiyordu. Omuzları belli belirsiz titredi. Taşıdığı, verilmiş bir kararın değil, karar verememenin ağırlığıydı.

Ateşin başında ihtiyar Peder Bernhard, Niklas’ın karşısında oturuyordu. Dizlerini birbirine bastırmış, ellerini ısıtmaya çalışıyordu. Parmakları yine de titriyordu.

“Kardeşim,” dedi kırılgan bir sesle, “kiliseyi reddederek Tanrı’yı da mı reddediyorsun?”

Niklas başını kaldırdı. Yüzündeki is lekeleri, eski yaralar gibi duruyordu. Dudaklarının kenarı kurumuştu. Parmağıyla külün üzerinde bir çizgi çekti.

“Çaresizliğin kilisesinde çoktan vaftiz edildim, Peder. İsa ne zaman benim sesimi duydu?”

Bernhard sustu. Bir süre sonra yeniden konuştu. “Ondan koparsan geriye ne kalır?” Niklas ateşe baktı. “Frankenhausen’de yere serilenler de ona tutunuyordu.” Andreas yürümeyi bıraktı. Duman gözlerine doldu. Elinin tersiyle yüzünü sildi, fakat konuşmadı.

Közlerin kenarında birkaç mantar cızlıyor, ağır kokuları çevreye yayılıyordu. Koku iştah açmaktan çok açlığı hatırlatıyordu. Adamların mideleri gurulduyor, herkes duymamış gibi davranıyordu.

Ulrich karanlığın içinden çıktı. Üstü başı lime limeydi. Sağ omzundaki kurumuş kan, yıpranmış gömleğinde koyu bir leke hâlinde sert leşmişti.

“Bana da bir şey bıraktınız mı? Aç karnına nöbet tuttum.” Michel elindeki mantarı uzattı. “Al, kardeşim. Benim canım istemiyor.” Ulrich mantarı aldı. Teşekkür etmek istedi, ama sesi çıkmadı. Mantarın ağır kokusu burnuna gelince yüzünü buruşturdu. Yine de küçük bir parça ısırdı.

Michel ayağa kalkıp Andreas’ın yanına gitti. Ateşin kızıllığında yüzü olduğundan daha küçük, daha yorgun görünüyordu.

“Düşündün mü?” Andreas cevap vermedi. “Bu gece yürürsek izimizi kaybettiririz,” dedi Michel. “Kuzeye gideriz. Öyle uzaklara ki kimse peşimize düşemez.”

Andreas başını iki yana salladı. Bakışları közlere takılı kaldı. Kaçmak, geride kalanların yükünü taşımak mıydı, yoksa yalnızca kendi derisini kurtarmak mı?

“Kaçarsak yalnız canımızı kurtarırız,” dedi sonunda. Sesi ince bir itiraf gibiydi. “Bunca kanın üstüne bu bize yeter mi?”

Michel’in yüzü ateşin kızıllığında daha da küçüldü. “Bilmiyorum. Benimki yalnız yorulmuş bir adamın umudu.” Bir süre yan yana durdular. Sonra birlikte ateşin başına döndüler. Markus anlatıyordu: “Mühlhausen teslim oldu.” Michel başını çevirdi. “Ne anlatıyorsun yine? Bu kaçıncı?” Andreas ona kısa ve sert bir bakış attı. “Bırak, Michel.” Markus konuşmayı sürdürdü. “Müntzer’i de Frankenhausen’den sonra kaçarken yakalamışlar. Ellerini zincirleyip Heldrungen’e götürmüş, işkence etmişler. Yine de pişman olduğunu söylememiş, diyorlar.”

Ateşten bir kıvılcım yükseldi. Bir an havada asılı kaldı, sonra söndü. Ulrich elindeki mantarı ağzına götürmeden önce durdu. “Mühlhausenlilerden silah bırakmalarını isteyen mektubu yazan kim?” “İşkence altındaydı,” dedi Markus. “Ne kadarını kendi iradesiyle yazdığını Tanrı bilir.”

Ulrich mantarı ağzına attı. Uzun uzun çiğneyip yuttu. “Yine de insanın içine şüphe düşüyor.” “Bunlar bizi birbirimize düşürmek için uydurulmuş sözler,” dedi Niklas. “Müntzer kendi davasına ihanet etmez.”

“Biz de Frankenhausen’den kaçtık,” dedi Ulrich. “Yaralıları geride bırakan oldu. Silahını atıp canını kurtaran oldu. O zaman hepimiz davamıza ihanet etmiş sayılmaz mıyız?”

Niklas öne eğildi. “Kaçmakla prenslerin önünde diz çökmek bir mi?” Soru havada asılı kaldı. Cevap yerine rüzgâr çamların arasından geçti, kuru iğneleri yere döktü.

“İşkence görmedin,” dedi Markus. “İnsan orada ne söyler, neye razı olur, bilmiyorsun.”

Niklas gözlerini ona dikti. “Sen biliyor musun?” Markus’un dudakları aralandı, fakat hemen cevap veremedi. “Bilmiyorum.” Avuçlarını ateşe doğru uzattı. “Bir arabacıdan duydum,” diye devam etti. “O da olayı görenlerden işitmiş. Müntzer, ‘Her şey ortak olmalı. Herkese ihtiyacı kadar verilmeli,’ demiş. Prens de öfkelenip ‘Bu, Şeytan’ın öğretisi!’ diye bağırmış.”

Ulrich acı acı güldü. “Olayı görenlerden işiten bir arabacı… Her ağızda başka bir Müntzer. Tanrı bilir, bizim yaptıklarımız nasıl anlatılacak. Yaktığımız manastırlarda yalnız bize zulmedenler mi vardı?”

Niklas ona sertçe baktı. “Şimdi rahiplere mi acıyorsun?” Ulrich ateşten gözlerini ayırmadı. “Kime acıdığımı bilmiyorum. Belki kendimize.” Sözleri, ateşin son kızıllığında kayboldu. Peder Bernhard ellerini dizlerine bastırdı. Gözleri yere takılıydı. “Müntzer davadan dönseydi bile onu bağışlayacaklarını mı sanıyorsunuz?” dedi. “Prensler hükmünü çoktan vermişti.”

Markus’ın sesi alçaldı. “Başını kesmekle de yetinmemişler. Son isteğine rağmen eşyalarını Ottilie’ye vermemişler. Çocuğuyla ortada kalmış.”

Ulrich’in yüzü soldu. “Bizi de öldürürlerse ardımızda kim kalacak?” diye fısıldadı. Kimse cevap vermedi. Ateşten son bir çıtırtı geldi. Rüzgâr yeniden çamların arasından geçti. Kuru iğneler ağır ağır yere döküldü.

Andreas yavaşça çömeldi. Elini toprağa koydu. Parmakları külle ka rışmış nemli yapraklara değdi. Avucuna biraz toprak aldı.

Toprak, kül ve kanın kokusu birbirine karışmıştı. Bir süre avucundakine baktı. Gözleri sanki uzak bir hatırayı aradı, fakat bulamadı. Parmaklarını kapattı. Ardından elini yeniden açıp toprağı yavaşça yere bıraktı.

Ateş söndü. Küller hâlâ sıcaklığını koruyordu, ama ışık çekilmişti. Adamların yüzleri karanlıkta yalnızca solgun birer çizgi hâlinde seçiliyordu.

Kimse kalkmadı. Kimse konuşmadı. Uzun bir süre boyunca yalnızca gece vardı. Ardından birkaç ayak sesi duyuldu. Sesler, henüz seçilmemiş uzak bir yolun hayalini taşıyordu.

Orman, onları sessizce yutmaya hazırdı.

02 Bölüm 2 Oku · Dinle +
Bölüm 2 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

Coburg, Haziran 1525

Veste tepesinden Coburg’a inen taş yolu serin bir sis kaplamıştı. Hans ile birkaç kale muhafızı Peder Balthasar’a eşlik ediyordu. Hans ile Peder önden, muhafızlar birkaç adım geriden yürüyordu. Ay ışığı taş duvarlara vuruyor, yüzlerini solgun birer madalyon gibi parlatıyordu.

Hans başını hafifçe eğdi. “Bugün daha yorgun görünüyorsunuz, Peder.” Peder omuzlarını indirdi. “Onları bekleyen ölüme hazırlamak kolay değil. Kimi ağlıyor, kimi tek kelime etmiyor. İnsan ölümün eşiğine gelince ya bütün günahlarını hatırlar ya da hiçbirini hatırlamak istemez.”

Sis yamaçtan aşağı süzülüyordu. Uzakta Aziz Moriz’in çan kulesi, sisin içinde belirsiz bir gölge gibi duruyordu.

Hans bir süre sustu. “Tanrı, krala ve kiliseye başkaldırmış bir isyancıyı yine de bağışlar mı?” Peder adımlarını yavaşlattı. “Pişmanlıkla gelen için merhamet kapısı kapanmaz.” Birkaç adım sonra sesi alçalarak devam etti: “Luka İncili’nde şöyle yazar: Sizler kötü yürekli olduğunuz hâlde çocuklarınıza güzel armağanlar vermeyi biliyorsanız, gökteki Baba’nın dileyenlere Kutsal Ruh’u vereceği çok daha kesin değil mi?”

Hans’ın çenesi kasıldı. Eli kılıcının kabzasına dokundu ve orada kaldı. “Ben onlara merhamet edilmesinden yana değilim.” Peder ona baktı. “Çünkü onları hâlâ savaş meydanında görüyorsun.” Hans cevap vermedi. Gözlerini önündeki taşlara çevirdi; ama o taşların altında Frankenhausen’in çamuru hâlâ kurumamıştı.

“Cana kasteden biri nasıl bağışlanır?” dedi. “Bir adam eline tırpan alıp efendisine yürürse, bunun adı günah değil midir?”

“Günahtır,” dedi Peder. “Ama son hüküm bize değil, Tanrı’ya aittir.” Hans’ın eli kılıcının kabzasından ayrıldı. “Savaş meydanında Tanrı’nın hükmünü görmek zordu, Peder. Orada yalnız kan vardı.”

Peder sustu. Sis ikisinin arasından geçip yola yayıldı. “Kan da insanın gözünü bağlar,” dedi sonra. “İnsan bazen adaleti bile yalnız kendi yarasından görür.”

Hans başını kaldırıp Peder’in yüzüne baktı, ardından yeniden önüne döndü.

“Yara derinse başka türlü görmek kolay değil.” “Kolay değil,” dedi Peder. “Ama insan yalnız kolay olanla yaşarsa, merhamete hiç sıra gelmez.”

Bir süre daha konuşmadan yürüdüler. Yokuş dikleşince Peder’in ayağının altındaki taş kaydı. Sendeleyince Hans hemen koluna girdi.

“Dikkat edin, Peder!” Peder gülümsedi. Gözlerinin çevresindeki çizgiler derinleşti. “Senin gibi bir askerin koluna girmiş bir rahip kolay kolay düşmez.” “Bu yol sizin için zahmetli.” “Hayat da bir yol değil mi?” dedi Peder. “İnsan yaşlandıkça taşıdığı yük ağırlaşır. Zamanla hem sırtı hem ruhu eğilir.”

Belediye binasının bulunduğu pazar yerine vardıklarında Peder birden durdu.

Meydanın ortasında geniş bir tahta idam iskelesi yükseliyordu. Üzerine dört darağacı kurulmuştu. İlmikler rüzgârda hafifçe sallanıyordu. Henüz kimsenin boynuna geçmemişlerdi; ama meydanın havasını değiştirmeye yetmişlerdi.

Taze kesilmiş kerestenin reçine kokusu akşam nemine karışmıştı. Çekiç sesleri boş sokaklarda yankılanıyor, her vuruş yaklaşan sabahı biraz daha gerçek kılıyordu.

Peder ellerini göğsünün önünde birleştirdi. Dudakları kımıldadı, fakat sesi çıkmadı.

Hans meydanın öbür ucunu işaret etti. “Şu başlarındaki adam… Belediye başkanı değil mi?” Peder başını salladı. “Evet. Georg Goldschmied.” Hans, marangozlara bağıran adamı izledi. Goldschmied’in sesi meydanda sert sert yankılanıyor, elindeki asayla kimi zaman tahtaları, kimi zaman işçileri işaret ediyordu.

“Tuhaf,” dedi Hans. “Sanki öfkesini tahtadan çıkarıyor.” “İsyanda kendi tarlaları yakılmıştı,” dedi Peder. “Şimdi küllerin üstüne sadakatini kuruyor.”

Hans alayla gülümsedi. “Yani bu darağaçları onun duası.” Peder gözlerini meydandan ayırmadı. “Belki de korkusunun kefareti.” Bir süre konuşmadılar. Reçine kokusu, sis ve yaklaşan ölüm aynı havada birleşmişti. Peder, idam iskelesinin çevresinden dolanarak bir sokak ötedeki taş kiliseye yöneldi. Muhafızlar meydanda kaldı. Hans onu rahip konutunun kapısına kadar götürdü.

Peder içeri girdi. Ahşap kapı yavaşça kapandı. Hans pazar yerine döndüğünde gece daha da koyulaşmıştı. Sokaklar ıssızdı; meydanda ise çekiç ve hızar sesleri kesilmemişti. Marangozlar, nöbetçi askerlerin gözetiminde çalışıyor, sehpaları ilmiklerin tam altına yerleştiriyordu.

Rüzgâr kalın ipleri hafifçe salladı. Aziz Moriz’in çanları çalmaya başladı. Bu ses dua gibi yükselmiyordu. Coburg’un taş sokaklarına yayılan soğuk bir haber gibiydi. Her yankıda evlerin pencereleri titredi, köpekler uludu, çocuklar sustu.

Hans durdu. Başını kaldırıp binaların ardından gelen çan sesini dinledi.

Sonra başını eğdi, yere tükürdü ve yoluna devam etti.

03 Bölüm 3 Oku · Dinle +
Bölüm 3 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

Gece ormana çökmüştü. Çam gövdeleri, ıslak toprak ve adamların yüzleri aynı karanlıkta eriyordu. Ateşin sıcaklığı çoktan çekilmişti; ne fesler kısa kısa buğuya dönüşüyordu.

Karanlığın içinden kuru bir çıtırtı geldi. Herkes başını çevirdi. Birkaç el bıçağa uzandı. Ulrich doğrulmaya çalıştı, fakat omzundaki yara izin vermedi.

Közlerin solgun kızıllığında Christian’ın silueti belirdi. Tombul yüzü, tüylü şapkası ve temiz sayılabilecek giysileriyle sıradan bir esnafa benziyordu. Yaklaşırken bir an durdu, yakasını düzeltti, kuşağını yokladı. Ne selam verdi ne de gülümsedi.

Ateşin çevresindeki halkayı yararak içeri girdi. Kimsenin yüzüne uzun uzun bakmadan Andreas’ın karşısında durdu.

“Haberler kötü,” dedi. Kimse kıpırdamadı. Adamlardan birinin elindeki mantar yere düştü; adam farkına bile varmadı.

Andreas, Christian’ın yüzünü süzdü. “Nerede kaldın? Üç gün oldu.” Christian gözlerini yere indirdi. “Dolaştım. Konuştum. Dinledim.” “Şehirlere mi girdin?” diye sordu Michel. Christian ona döndü. “Tarlalardan öteye geçmedim. Bir köpeğin havlamasını bile göze alamadım.”

Michel homurdandı. “Buna inanmamı mı istiyorsun?” “Tanrı adına, kardeşim.” Andreas araya girdi. “Neler duydun?” Christian’ın bakışları közlere kaydı. Solgun ışık yüzüne vurduğunda çenesinin titrediği görüldü.

“Coburg’da cumartesi idamlara başlayacaklar,” dedi. Bakışları közlere kaydı. “Altmış üç kardeşimizi asacaklar. Köylüler huzursuz. Ama başkaldıracak kadar cesur değiller. Belki bana güvenmediler. Belki de korkuları öfkelerinden büyük.”

“Tabii,” diye homurdandı Michel. Sesinde taşkın bir acı vardı. “Ortalık yatıştı ya, şimdi sıra asmada.”

Közlerin arasındaki ince bir dal kırılıp çöktü. Rüzgâr bir an uğuldayıp sustu.

Andreas sordu: “Coburg buraya ne kadar uzak?” “Fazla değil,” dedi Christian. “Ama yollar göz altında.”

“Gidip görmem gerek.” Michel hemen ona döndü. “Aklından geçen nedir?” “Durumu yerinde görmeden bir şey söyleyemem.” Michel, Andreas’ın kolunu tuttu. “Ben Veste Kalesi’ni bir kez gördüm. Frankonya’nın üzerinde taş bir taç gibi yükselir. Muhafızı da çoktur, casusu da.”

Andreas, Michel’in elini nazik ama kesin bir hareketle kolundan uzaklaştırdı.

“Ne yapacaksın peki?” diye sordu Michel. “Seyredecek değilim.” Andreas yanındaki eski bez çuvala uzandı. Parmakları birkaç bez parçasının, kuru ekmek kırıntılarının ve yıpranmış iplerin arasında küçük bir tahta haça değdi. Haçı çıkarıp avucuna aldı. Çatlamış yüzeyinde közlerin kızıllığı gezindi. Başparmağını pürüzlü tahtanın üzerinde dolaştırdı.

Ne dua etti ne de dudaklarını kıpırdattı. Haçı çuvalın dibine itti. “Orada beni tanıyan yok,” dedi. “İdamlardan rahatsız olanlar vardır. Korktuğu için susanlar vardır. Belki birkaç adamı yanımıza çekeriz. Belki bir kapı aralanır.”

Michel başını salladı. “Belki de seni o kapıda yakalarlar.” “O da mümkün.” “Seni yalnız göndermem.” Andreas çevresine baktı. Adamlar yorgun, aç ve kararsızdı. Bazıları gözlerini kaçırdı. Bazıları vereceği kararı bekliyordu.

“İki adam yeter,” dedi. “Anton’la Simon.” “Nöbetteler.” “Değiştir onları. Sakallarını kazısınlar, yıkansınlar. Kapıdaki muhafızlar bizi kokumuzdan tanımasın.”

Michel duraksadı. “Seninle gelmek isterdim.” “Sen burada kal. Gözüm arkada kalmasın.” Andreas çuvalın ağzını bağlayıp ona uzattı. “Bunu yanında tut.” Michel çuvalı aldı, başını eğip karanlığa doğru yürüdü. Anton ile Simon hazır olduklarında közlerin son ışığı da sönmek üzereydi. Sakallarını aceleyle kazımış, gömleklerini derede yıkamışlardı. Yine de üzerlerinden ormanın, dumanın ve kaçak hayatın kokusu geliyordu.

Andreas çam dallarının arasından görünen birkaç yıldıza baktı. Yerden su kırbasını alıp omzuna astı.

Ateşin başındakilerden hiçbiri onu durdurmadı. Christian sessizce bir kenara çekildi.

Andreas arkasına bakmadı. Anton ve Simon’la birlikte karanlığın içine yürüdü.

04 Bölüm 4 Oku · Dinle +
Bölüm 4 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

Coburg, 10 Haziran 1525

Cumartesi güneşi Coburg’un taşlarını erkenden kızdırmıştı. Daha günün başında ağırlaşan sıcak, yaklaşan ölümlerin sessizliğiyle birlikte şehrin üzerine çökmüştü.

Veste’den aşağı inen yol boyunca askerler iki yana dizilmiş, şehre gidenleri dar geçitlerden geçiriyordu. Zingara’nın kırmızı gövdeliğinin kumaşı terden sırtına yapışmıştı.

Kalabalığın arasında uzun saçlı Peter’i fark etti. Yamalı uzun üstlüğüyle başını öne eğmiş, ağır adımlarla ilerliyordu. Zingara adımlarını hızlandırıp yanına sokuldu.

“Selam.” Peter başını çevirdi. Bir an ona baktı. “Sen Zingara’sın.” “Sen de Hans’ın kardeşisin. Annem söylemişti.” Peter kısa bir baş hareketiyle karşılık verdi. Yüzünde gençliğine yakışmayan bir solgunluk vardı. Gözleri gülmüyor, sanki daha şimdiden görmemesi gereken bir şeyi görmüş gibi duruyordu.

“Bazen seni görüyorum,” dedi. “Prensin konutuna girip çıkıyorsun.” “Evet. Soylulara hizmet ediyorum.” “Şanslısın.” “Neden?” “Hiç değilse kalede kalmana bir sebep var.” Zingara ona baktı. “Senin yok mu?” Peter önüne döndü. “Henüz yok.” “Ben seni Hans gibi asker sanıyordum. Hep onların arasındasın.”

“Hans’ı kalede zor durumda bırakmak istemiyorum.” Kısa bir sessizlik oldu. Askerlerden biri bağırarak kalabalığı dar geçide doğru itti.

“Şehre mi gidiyorsun?” diye sordu Zingara. “Herkes oraya gidiyor.” “İdamları izlemeye mi?” Peter bir süre cevap vermeden yürüdü. “Bilmiyorum,” dedi sonunda. “Gitmemem gerektiğini biliyorum. Ama yine de gidiyorum.”

“Ben de gidiyorum,” dedi Zingara. Peter’in bakışı kısa bir an onun yüzünde durdu. “Asılanları izlemek hoşuna gitmeyebilir.” Zingara cevap vermedi. İkisi Spitaltor’dan şehre girdi. Askerler yolun ortasını boşaltmış, halkı iki yandaki dar alanlara sıkıştırmıştı. Taş kaldırımlar güneşin altında alev gibi yanıyor, pazar yerini boğuk bir uğultu dolduruyordu. Merakla fısıldaşanlar, ağlayanlar, dua edenler ve çocuklarını kollarından çekiştiren kadınlar birbirine karışmıştı.

Zingara, doğup büyüdüğü şehri hiç bu kadar kalabalık görmemişti. Sanki bütün Coburg o sabah pazar yerine akmıştı.

İdam iskelesinin yakınında Prens için hazırlanmış gösterişli bir koltuk duruyordu. Koltuğun arkasındaki direkte Saksonya flaması dalgalanıyordu.

“Asın şu Tanrı düşmanlarını!” diye bağıran bir köylü öne doğru yüklenirken hemen yanında başka bir adam kalabalığı yarıp geçmeye çalışıyordu.

“Bırakın! Kardeşimi son kez göreyim!” İkisinin arasında sıkışan Zingara, dirsek ve omuz darbelerinden sakınarak geri çekilmeye çalıştı.

Askerler, kılıçları ve mızraklarıyla kalabalığın önünde aşılmaz bir duvar oluşturmuştu. İlk mahkûm grubu elleri bağlı hâlde meydana getirildiğinde yakınları asker hattına yüklendi. Feryatlar yükseldi. Kadınlar ve erkekler yatay tutulan mızraklara çarptı.

Askerler kalabalığı geriye itti. Birkaç çocuk korkuyla ağlamaya başladı. O hengâmede Zingara, Peter’i gözden kaybetti. Mahkûmlar darağaçlarının altında bekletilirken Peder Balthasar aralarında dolaşıyordu. Kimine birkaç söz söylüyor, kiminin başında sessizce dua ediyordu. Bazen elindeki haçı uzatıyor, bazen yalnızca başını eğiyordu. Sözleri uzaktan duyulmuyor, yüzündeki yorgunluk seçiliyordu.

Askerlerin birden hareketlenmesi, Prens ile yargıçların yaklaştığını haber verdi.

Prens Johann der Beständige, beyaz atının üzerinde Spitaltor’dan geçti. Ardında yargıçlar ve maiyeti ilerliyordu. Sur kapısının önündekiler diz çöktü. Prens pazar yerine doğru ilerlerken bazı kadınlar atların önüne atılmaya çalıştı.

“Benim kocam masum!” “Babamı bağışlayın!” “Prensim, o benim tek oğlum!” Askerler kadınları yakalayıp yolun dışına sürükledi. Prens başını bile çevirmedi. Belediye Başkanı Georg Goldschmied’in hazırlattığı gösterişli koltuğa oturana kadar meydandaki telaş sürdü. Georg önce keten bir mendil, ardından bir kadeh sundu. Prens yüzündeki teri sildi, kürklü pelerinini çıkarıp koltuğun arkasına bıraktı ve kadehten uzun bir yudum aldı.

Yargıçlar yerlerini aldı. İçlerinden biri deri kılıfından çıkardığı tomarı açıp yüksek sesle okumaya başladı:

“Hristiyan Kutsal Roma İmparatorluğu’nun Mareşali, Saksonya Seçici Prensi, Thüringen Landgrafı ve Meissen Markgrafı, lütufkâr Efendimiz Johann der Beständige’nin tasdikiyle; yargıçlar heyetince isyan ve ihanet suçlarından mahkûm edilen altmış üç kişi ölüm cezasına çarptırılmıştır. İnfazlar 10 Haziran 1525 günü başlayacaktır.”

Kalabalığın içinden derin bir homurtu yükseldi. Askerler mızraklarını yan çevirip halkı yeniden geriye itti.

Usta cellat ile dört yardımcısı idam iskelesine çıktı. Yardımcıların her biri darağaçlarından birinin altında yerini aldı.

Yargıç, listeden ilk mahkûmun adını okudu: “Eysfeldli değirmenci Jörg Preyl!” Ardından üç ad daha okundu. Dört mahkûm, elleri arkalarından bağlı hâlde askerlerin arasında merdivenlerden çıkarıldı. Her biri ilmiklerin altındaki sehpaların üzerine götürüldü. Dört yardımcı, beyaz torbaları başlarına geçirip ipleri boyunlarına yerleştirdi.

Jörg geri çekilmeye çalıştı. Yardımcılardan biri onu omuzlarından kavrarken bir asker kolunu tuttu. Beyaz torba zorla başına geçirildi.

Meydan bir anda öyle sessizleşti ki uzaktaki bir çocuğun hıçkırığı bile duyuldu.

Dört mahkûm sehpaların üzerinde yan yana bekliyordu. Aralarında yalnızca Jörg’ün bacakları titriyordu. Sağındaki adam başını öne eğmiş dua ediyor, diğer ikisi hareketsiz duruyordu.

Usta cellat ilmekleri son kez gözden geçirdi. Birkaç adım geri çekilip elini kaldırdı.

Eli indiği anda dört yardımcı sehpaları aynı anda devirdi. Dört ip birden gerildi. Bedenler aynı anda sarsıldı. Jörg birkaç kez kasıldı. Yanındaki adamlardan birinin ayakları boşlukta çırpındı. Ardından dördü de iplerin ucunda yavaşça dönmeye başladı.

Kalabalık tek bir gövde gibi derinden uğuldadı. Parmak uçlarına yükselen Zingara, önünde duran Andreas ile Simon’un omuzlarının üzerinden Jörg’ün ipte sallanan bedenini gördü.

Eli kendiliğinden ağzına gitti. Nefesi boğazında düğümlendi. Arkasını dönüp kalabalığın içinden çıkmaya çalıştı. Fakat kimse ona yol vermiyordu. Dirsekler, omuzlar, ter kokusu ve ağlama sesleri üstüne üstüne geliyordu.

Zingara güçlükle kalabalığın dışına çıktı ve kendini Spitaltor’un gölgesine attı. Sıcak taş duvara yaslandığında dizleri titriyordu. Midesi ağzına gelmişti.

Gözlerini kapattı. Fakat Jörg’ün ipte sallanan bedeni kaybolmadı. “Keşke annemin sözünü dinleseydim,” diye mırıldandı. İdamların salı gününe kadar süreceğini düşündükçe midesi yeniden bulandı. Hepsi bitene kadar pazar yerine bir daha yaklaşmamaya yemin etti.

Kaleye döndüğünde Christina’yı avlunun bir köşesinde ihtiyar kadınlarla sohbet ederken buldu. Christina onu hemen yanına çağırdı. Zingara başını eğdi; her azarı hak etmiş gibi ona doğru yürüdü.

Fakat Christina o gün iyi günündeydi. “Şu kovaları çamaşırhaneye götür,” dedi yalnızca. Zingara kovaları aldı. Demir kulplar birbirine çarpınca ellerinin hâlâ titrediğini fark etti. Christina’nın sesi ona çok uzaklardan geliyordu.

Hiçbir şey söylemeden yürüdü. O gece Zingara’nın gözünü uyku tutmadı. Ne yana dönse değirmenci Jörg’ün ipte titreyen bacaklarını görüyordu. Kâbuslarında Jörg’ün cansız bedeni kucağına düşüyordu.

Birkaç kez sıçrayarak uyandı. Şafak söksün diye Tanrı’ya dua edip durdu.

05 Bölüm 5 Oku · Dinle +
Bölüm 5 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

Şafak, kalenin avlusuna gri bir buğu gibi indi. Gece boyunca taş duvarlara sinen nem, sabahın ilk ışıklarıyla ağır ağır yükseliyordu. Avlunun taşları hâlâ soğuktu. Kovaların demir kulpları Zingara’nın avuçlarını sızlatıyordu. Fakat dün pazar yerinde Jörg’ün boynunda gerilen ip hâlâ gözlerinin önündeydi.

Çamaşırhanenin kapısını açtığında buhar ve sabun kokusu yüzüne çarptı. Kazanların altındaki ateş çıtırdıyor, ıslak taş zeminde sular ince ince akıyordu.

Kadınlar suskundu. Her biri kendi teknesine eğilmiş, çamaşırları çitiliyor, sıkıyor, yeniden suya bastırıyordu. Kimse idamlardan söz etmiyordu.

O sabah söz, ağızlardan çekilmiş, teknelerin başında çalışan ellere geçmişti.

Zingara, açık kapıdan avlunun öte yanında duran Christina’yı gördü. Yaşlı kadının dudakları kıpırdıyordu, fakat sesi duyulmuyordu. Bir dua mıydı, yoksa yılların alışkanlığı mıydı, ayırt edemedi.

Başını çevirdi. Elindeki beyaz çarşafı suya bıraktı. Kumaş teknenin içinde ağır ağır açıldı. İki eliyle üzerine bastırdı. Su kabardı, küçük hava kabarcıkları yüzeye çıktı ve hemen patladı.

Parmakları bir an durdu. Çarşafın beyazlığı, dün değirmenci Jörg’ün başına geçirilen torbayı getirdi gözlerinin önüne.

Zingara nefesini tuttu. Ellerini sudan çekmek istedi, fakat çekemedi. Parmakları kumaşa daha sıkı kapandı.

Yanındaki kadına bakmadı. Çarşafı kaldırıp sıkmaya çalıştı. Kumaş avuçlarının arasında buruştu. Elleri titredi; suyunu doğru dürüst sıkamadı. Kumaştan süzülen damlalar taş zemine düştü.

Her damlanın sesi, o sessiz sabahın içinde ayrı ayrı duyuldu. Avludan içeri serin bir rüzgâr doldu. Buhar kazanların üzerinden dağıldı. Uzakta bir çocuk ağladı; kısa, ince, korkmuş bir ses.

Sonra sustu. Kadınlar çalışmayı sürdürdü. Hiçbiri başını kaldırmadı. Zingara bütün sabah tek kelime etmedi. Çarşafı yeniden tekneye bıraktı. Parmakları hâlâ titriyordu.

ZINGARA

Savaş herkesi ayırırken,
iki insan birbirini bulur.

Tüm Romanları Gör