Ganimet Savaşları

2
GANİMET ŞAVAŞLARI
Bütün İktidarlar Zalimdir

M. Mehmet Ünver

ISBN: 978-625-842-542-0
Sayfa Sayısı: 762
Baskı Tarihi: 18.01.2022 / İstanbul
Yayınevi: Ciniusyayınları
www.ciniusyayinlari.com

GANİMET SAVAŞLARI
Bütün iktidarlar zalimdir!

“DAĞINIK DURAN, BÖLÜK PÖRÇÜK ANLATILAN VE KUTSALLIK ADI ALTINDA BİR SİS PERDESİNİN ARDINDA TUTULARAK GÖZLERDEN SAKLANAN TARİHİN DERLENİP TOPARLANMIŞ GERÇEK MACERASINI TEK BİR KİTAPTA OKUMAK İSTEYENLERE…”

Duygu ile bilgi; beden ile can, kabuk ile çekirdek gibi iç içe bulunan iki farklı olgudur. Her zaman ve her yerde birlikte bulunduklarından çoğu kez birbirine karıştırılmaktadır. Bu hatanın en çok tekrarlandığı alan ise şüphesiz dindir.

İlk insan eseri resimler; bilgiyi aktarma ihtiyacından ziyade yaşanan duygusal anı ölümsüzleştirme veya anma amacıyla ortaya çıkmıştır. Bu resmetme yeteneği zamanla bilginin aktarılması için yazıya dönüşmüştür.

İlk insanların eseri olan mağara resimlerinde anlatılmaya çalışılan; bilgiden ziyade insanların yaşadıkları macera ve kahramanlıklar ile o an hissettikleri duygu yoğunluğudur. Bugün dahi duygular resimle ifade edilir. Bir resim karesinde anlatılan veya algılanan duygu aynı konuda onlarca yazılı kitap ve makale okumaya bedeldir.

Bu nedenle din bilgi değil, bilakis bir duygu yoğunluğudur. Her yerde hazır ve nazır olan, görülmeyen, dokunulmayan şey; iddia edildiği gibi bir bilgiye dayanan Tanrı değil, dindir. Yani Tanrı denilen şey dinin ta kendisidir. Dinin olmadığı yerde tanrı olmadığı gibi dinin yaşatıldığı her yerde mutlaka bir tanrı da olacaktır.

İstisnasız bütün dinler; temelleri cahiliyye çağlarında atılmış toplumsal örgütlenme araçlarıdır. Ufku, kapasitesi ve bilgisi bu cehaletin sınırlarına mahkum olarak şekillenmiştir. Bu nedenle cahiliye kültüründen insana miras kalan dinler nerede varsa her zaman bu sözü de işitmeye hazır olmalıdır:

“Bırakın şu cahiliye âdetlerini!”

Kaynaklar hakkında
Muhtemel itirazları asgariye indirmek için yazdıklarımı, elime geçen ilgili kaynakların en muteber ve sıhhatli olanlarından çapraz sorgulamadan geçirmek suretiyle seçmeye özen gösterdim. Amacım tarihi bir gerçeği karalamak değil bilâkis deşifre etmektir. Bu vesileyle herkesin hakikati öğrenmesine yardımcı olmaktır. Duymaya veya hazır sunulanı okumaya alışık olanların araştırmaya uzak durduklarından burada anlatılanları ilk anda garipseyeceklerini öngörebiliyorum. Ancak araştırdıkları taktirde aynı sonuçları çıkartacaklarından ise hiç şüphem yoktur. Çünkü: Hiçbirimiz bir diğerinden daha akıllı veya üstün değiliz. Bizi farklı kılan baktığımız şeylerde gördüklerimizdir. Esiri olduğumuz alışkanlıklardan ve geleneklerden bağımsız, cesaret gösterip bakabilirsek şayet; ortada duran gerçekleri herkesin görmesinin önünde de hiç bir engel yoktur.

Ayrıca bu eseri yazmakta faydalandığım başta Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait eserler olmak üzere pek çok araştırma ve tez kitapları ile online sayfalar, Siyer, Tefsir, Meal, Nüzul Sebepleri, Hadis ve Menakıbname gibi konularda emek harcayan eser sahiplerine de bu roman vesilesiyle teşekkür etmeyi borç bilirim.

BİR YAZAR, BİRÇOK KİTAP VE UMUT DOLU BİR GELECEK İÇİN

Açıkçası değerli dostum Mehmet Ünver’in yeni kitabının baskıya hazırlandığını duyunca büyük mutluluk duymaktan öte, yazarına olan umutlarımın ölçüsü her defasında olduğu gibi çıtayı biraz daha yükseltti, saygım da bir o kadar derinlik kazandı. Bana böyle bir ön söz yazma cesaretini veren şey ise, sevgili Ünver’in giderek ustalaştığını, artık (bunun) doğrusal bir eğilim olarak sürdüğünü görmek oldu.
Ben, okurun yorumlarını etkilememek için kitap üzerine konuşmayacağım. Elbette bunu kayıtsız şartsız bir destek olarak göremeyiz. Kitap beni mutlu etmeseydi ona ön söz yazma cesaretini bulamazdım. Ama buna rağmen kitap üzerine değil, kitabı üreten kalemin sahibine yönelik yazmayı tercih ediyorum. Çünkü o, henüz çok tanışmadığımız bir alanda değerlendirilebilecek eserler verdi. “Edebiyatta Hermeneutik” üzerine araştırma yapmak istesem, sanırım Ünver’den daha iyi örnek bulmam hayli zor olurdu.

*****

Öncelikle onu tanımak gerekir. 1968’de Batman’da doğmuş; beş yaşındayken ailesi ekonomik sıkıntılar nedeniyle Ankara’ya göç etmiş. Ailece kapıcılıktan inşaat işçiliğine kadar pek çok işte çalışarak yaşamlarını sürdürmüşler. İlkokul, ortaokul ve imam hatip lisesini okumuş; ayağındaki rahatsızlıktan dolayı bu yaşlarda 4 yıl kadar tedavi görmüş. Bu nedenle ünversiteye gidememiş bir kişi. Tedavisi bittikten sonra imamlık yapmaya karar vermiş ve bir süre imam olarak çalışmış.
Ünver’i, MAD adlı eserini yazdığı dönemde tanıdım. Nürnberg’deki evime konuk olarak geldi, tanıştık, edebiyat üzerine sohbet ettik ve dostluğumuz öyle başladı. Yazmaya niyetliydi. Ve hep yazdı. Ve iyi ki yazdı.

*****

“Hermeneutik” sözcüğünü ilk duyduğumda, kavramın anlamını sökebilmem kolay olmadı. “Yorumsamacılık” ya da “yorum bilgisi” olarak çevrildiğinde de hemen net bir açıklamaya ulaşmak mümkün olmamaktaydı. Kavramın ve kavramın kapsadığı içeriğin ilk olarak Hristiyanlığın değişik düşünürler tarafından yorumlanması çabaları için kullanılması, elbette başlangıca yönelik teolojik bir oyun gibi ele alınmasına neden olmuştur. Ne var ki, bu çabalarda ortaya çıkan farklı yorumlama yöntemleri; yorumların dayandığı temellere ilişkin açıklama, savunma ya da eleştiriler, giderek, yorumlama eylemlerine yönelik metodoloji bilgisi de birikmeye başladı.
Örneğin, felsefenin önemli isimlerinden biri olan Spinoza, kutsal kitap (Tevrat) üzerine yorum yaparken, bu metnin insanlık için öneminin, metnin kutsallığı iddiasından kaynaklanmadığını söyler. Metnin öneminin, ‘ontolojik’ değil, ‘ahlaki’ olduğunu; toplumun, toplumsal yaşamın ihtiyaç duyduğu bir düzenlemeye ilişkin olduğu için toplum tarafından önemsendiğini ve benimsendiğini söylemektedir. O, kitabın söylediklerinden çok, söylemek istediklerini, derinde yatan ve ona ulaşmamızı bekleyen anlama yönelmemizi istemektedir. Çünkü “tek sözcükten ibaret” bir yazı, sorgulanarak yorumlandığında, bir öyküden çok daha fazlasına ulaştırır insanı. Demek ki, okurun önemi, belki yazarından da daha fazladır. Bu nedenle bir kez daha altını çizerek söyleyebiliriz. “Söz uçar, yazı kalır.” Yani biçim değil, özdür esas olan; direktif veren değil, uyarandır yazar. Yazar, civcivi doğurmaz, yumurtayı döller ve toplumun-bireyin doğurtmasına bırakır. Her canlı kendi balını alır yazarın peteğinden ve bal herkes için aynı tadı vermez. Bazen sağlıklı bir besleyicidir, bazen zehir etkisiyle ölümcül bir tuzak.
Tam da bu nedenle her tür yazıyla her yazar, bir toplumun hem bilgelik ilacı hem de zehridir. Ama bilinir ki, derinlerde yatan hazineye ulaşmak için büyük çaba göstererek derinlere inmek gerekmektedir. Yüzeyde görünen herkesin ulaşacağı ve elde edeceğidir. Bu nedenle hazine avcıları hep derinlere ulaşma çabası içindedirler.
Elbette Spinoza da bu düşünsözcük değişimleriyle birlikte cenin etkisiyle inatla sürdürdüğü araştırmasında, Yahudi kutsal kitabı Tevrat’ın ve onu takip eden Yedi Kitap’ın yazarının (M.Ö. 6. yy.)’da Ezra olduğu sonucuna varır.
Demek ki, Hermeneutik kavramının öncelikle Hristiyan felsefesi içerisinde kullanıma girmesi bir rastlantı değildi. Ve belli ki, yorumlama çabaları başlangıcında büyük suçlamalara neden olarak gösterilebilirken, daha sonraki yüzyıllarda reformasyonun kapılarını da açabilmiştir.
20. yüzyıla doğru, giderek artan Kutsal Kitaplar üzerinden yapılan yorumlama çabalarının yanı sıra, başta edebiyat olmak üzere yaşamın diğer üretim alanlarını da Hermeneutik yöntemle değerlendirme çabaları yaygınlaştı. Ve yöntem daha geniş bir çerçeveye ulaşarak bir bilim disiplini düzeyine doğru yükseldi. Çalışmalar daha fazla derinlik kazanırken, yöntemleri üzerine uluslararası kabullenme ve kullanım arttı.
Örneğin bir Fransız Katolik din adamı olan Alfred Loisy (1857–1940), Hristiyan değerleri ve İncil üzerinden yaptığı eleştirel yorumlarla, Roma Katolik Kilisesi’ni çok zorlamıştır. Modernist yorumcuların temsilcilerinden olan Loisy, Spinoza’dan beri giderek derinleştirilerek sistemleşen eleştirilerin ışığında ve olağanüstü bir hızla gelişip artan bilimsel ve tarihsel bilgilere dayanarak, Kilisenin statükoyu korumaya çalışan ve bu nedenle bilimsel açıklamaların tamamen dışına düşmeye, hızla toplumsal gerçekliklerden kopmaya başlayan Kiliseye bir yenilenme olanağı sunmaya çalıştı.
Yeni olan her yoruma karşı çıkan ve sadece kendisini yorum yapma hakkına sahip mercii olarak gören Vatikan, Loisy’yi aforoz etti ama o bu yönde çabalarını sürdürmeye devam etti. Loisy, bir bilim adamı gözüyle asırlar boyunca “hakikat” olarak öğretilen dogmaları sorgulamayı yaşamının amacı hâlinde sürdürdü.
Artık sadece dinsel kaynakların yorumlanması çabalarında kullanılan bir yöntem olmaktan çıkarak, edebiyat, sanat, tiyatro ve benzeri çok sayıda alanda kullanılabilen bu yöntem, özellikle sevgili Mehmet Ünver’in ilki MAD ve şimdilik sonuncusu olan elinizdeki edebiyat yaşamında önemli bir yöntem olarak ortaya çıkmaktadır. Bu, benim için yazarını daha da ilginç bir hâle getirmektedir.
Hayır, MAD mitolojik bir öykü aktarımı değildir. Çok daha fazlasıdır o, uzay zaman kavramlarını aşar ve günümüz insanını 5000 yıl öncesinin Sümer kentlerinde dolaştırır, geleceği yaratma çabası içerisinde. Yazarın elinde mitoloji, sadece keyifle okunan binlerce yıllık destanlar kitabı değil, günümüz yazarlarının birkaç yüz sayfalık kitaplarında bugünü düne bağlayan tarihsel bir buluşmanın sunduğu eğitim olanağıdır.
Sanırım bunun her ikisini bir arada yoğurabilme olanağını rahatlıkla sunmaktadır bizlere Mehmet Ünver.

*****

Bir kitap tanıtımı için bunca açıklamayı yadırgamak mümkündür elbette. Ama Mehmet Ünver gibi çok özel bir insanın yapıtlarını incelerken onun derinliğine inebilmek için bir çaba gerektiğini bilmekteyim.
Kitaplarının tanıtımında, altının çizilmesi gereken bir ortak saptama mitolojiyi, dinler tarihini kendince öyküleştirerek bir yorum katma çabası. Belki de, öncesinde din eğitimi gören bir çağdaş “aydınlanmacı”nın gözleriyle tanımlanması mümkün bir dünya yaratılmaya çalışılıyor edebiyatçının kalemiyle. Onu, edebiyat üzerinden felsefe yapan bir sanatçı olarak tanımlamak gerekir. Bu nedenle MAD kurmaca bir eser de sayılabilir, tarihsel bir belge de, bir yazarın iyi ya da kötü değerlendirmeleri üzerinden biçimlenmiş bir dünyanın tanımı da olabilir.
Öncelikle Ünver’in yoksul bir ailenin (ferdi olarak) doğuştan hastalıklarla boğuşmak zorunda kalan bir çocukluk yaşadığını unutmamak gerekir.
İkincisi onun (kendisi o tarihlerde, farkında olarak bunu yaşamış olsa da olmasa da), Türkiye sınırları içerisinde sömürge bir ülke halkından biri; ezilen sömürge halkın bir ferdi, bir Kürt olduğunu hatırlamak gerekir. Bu ezen-ezilen ilişkisini günlük yaşamda iliklerine kadar yaşamaması olanaksızdır.
Üçüncüsü, mitolojiyi güncele bağlayabilme yeteneği anlamında önemli bir hayal gücü ve dil yeteneği var.
Ve nihayet, din ağırlıklı bir eğitim alması, işlediği konularda onu hayli donanımlı kılmaktadır.
Bütün bu özelliklerin bir yazar olarak ona önemli bir altyapı oluşturabildiğini görebiliyoruz. Biraz daha felsefi bir donanımla bu alt yapıyı biçimleyebilirse, çağımızın önemli bir çatışmasının edebiyat yardımıyla da kavranmasına yardım edebilecek bir kapasiteye sahiptir. Ne var ki Ünver’in, bu yeteneğini kendi gelişimi önüne kendinin koyduğunu düşündüğüm bazı engelleri kaldırması ya da bunlar kendi iradesi dışında ortaya çıkan engellerse bunları aşması gerekir.
Yazarlık gibi bir alanda herhangi bir iddiam olamayacağı için haddimi aşmadan sadece felsefi veya sosyolojik içerikleriyle kişisel düşüncelerim olmakla birlikte bunlardan birkaçını aktarmak istiyorum:
Sevgili Ünver Cinius Yayınları’na verdiği (17 Ekim 2017) biyografik röportajında şöyle demektedir: “Tek cümle ile yanıtlamak gerekirse, yazmak, kimliğini ortaya koyma eylemidir. Yazarlığın bir kimlik sahibi olmaktan ibaret olduğunu söyleyebilirim. Her yazarın kendi deneyim ve birikimi farklıdır zira her yazar kendi başına bir kimlik sahibidir” dedikten sonra bu doğru düşünceyi geliştirerek kendi özgün düşüncesini sergilemelidir. Örneğin meyvelerin de en genel tanımlama içerisinde aktarımı meyvenin kendi özelliklerinin bütününün kaybedilmesi anlamına indirgenerek özgün özelliklerini bütünüyle kaybederler.
“Yazar, yazardır” anlayışını aşmak gerekir. Örneğin Amasya elması, ya da Bursa şeftalisi dediğimizde genel olarak elmadan ve genel olarak şeftaliden daha farklı bir elma ve şeftaliyi anımsıyoruz. Yazarın bir tarihi, bir bedeni, bir psikolojisi, bir kültürü vardır ve bunlardan soyutlayarak yazar tanımı yapamayız. Ve bu nedenle kendileri reddetseler bile her yazarın üzerinde hareket ettiği bir ideolojik zemin vardır. Edebiyat hiçbir zaman yazarının ideolojik anlayışının dışında olamaz. Ve başka bir saptamayla da şunu söyleyebiliriz: İdeolojik bir zemini olmayan bir yazar yoktur.

*****

Mehmet Yılmaz çok beğendiğim bir felsefeci, bir aydındır. 17 Şubat, 2010’da yayınladığı “Bakmak, Görmek, Anlamak: Sanatta Ayrıntı” başlıklı yazısı ile çağımız insanını eleştiriyor, bakmak ile görmek arasındaki farkı olağanüstü güzellikte tanımlıyordu:
“Kanaatimce Modern bir ‘körlük’ yaşıyoruz. Bakıyoruz ama görmüyoruz. Üstelik çok iyi gördüğümüzden eminiz! Oysa pikselleştirilmiş görüntü bu sadece. Her şeye aynı derecede önem veren, eşitleyici, perspektifi, nüansı kaybeden, ayrıntıları önemsizleştiren. Yani turist-insanın gördüğü her şeyi ve bu arada mekânı tekdüze bir ‘şey’ kabul etmesi söz konusu. Bir ısı kamerası veya röntgen cihazı gibi ‘görüyor’ turist-insan. Seçici, ölçücü ve bu arada lüzumsuz(?) şeyleri eleyici bir görüş bu. Bir tür detektör. Bir karınca yerdeki şekeri, bir kene emeceği köpeği nasıl ‘görüyorsa’ turist-insan da öyle ‘görüyor’ kâinatı. Yani görmüyor!”
Bu muhteşem tanımlamanın, başta edebiyat olmak üzere, sanat alanına yüklediği bir sorumluluk var elbette: “Bir sanat eserinin ortaya çıkmasını mümkün/kaçınılmaz (?) kılan koşullar anlaşılmadan o esere sadece bakılabilir. Ama eser görülemez. Neden? Çünkü sanat eserini ‘üreten elin sahibi’ ve onu ‘takdir eden gözün, kulağın sahibi’ yani VEREN ve ALAN insanlar eserde buluşurlar. Sanatçının bilinip bilinmemesi, tanınıp tanınmamasından çok daha önemlidir yazdıkları. Yani bir anlamda yazım sanatı da, özünde kültürel, etnik, inançsal, politik, zamansal ve mekânsal perdelerin yırtılmasına müsaade eden bir insanlık hâlidir. Dünya hayatına ait olanın silinip atılması, insanlığa dair olanların ortaya çıkarılması fırsatıdır.” Ve tam da işte burada Mehmet Ünver’in yetenekleri içerisinde saklanan sır deşifre oluyor.
“… Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir… Zekâ gözümüzü kapatıp akıl gözümüzü açmak için gönderilmiş bir davetiye!
Sanatçı ise bilim adamlarında ve filozoflarda bulunmayan bir aydınlatma kapasitesine sahip insan olabilir ancak. Sanatçının eserleri zamanın akışını durduran tılsımlı bir cisim olmalı, deney ve gözlem yoluyla öğrenme imkânımız olmayan bilgiyi ve bilgeliği bize aktarmalı.”
Mehmet Ünver’in hayal dünyası, bunu yapabilecek bir zenginlik taşıyor. Mitolojiyi çağından günümüze taşıyarak ona can vermenin dışında, on binlerce yıl öncesinin harabeleri arasına saklanan günümüz toplumlarının ana rahmindeki konumuna ışık tutuyor.
Değerli dostumun yolunun üretken olacağını söylemek fazladan konuşmak olacaktır. Sergilediği üretkenlik bunu yeterince kanıtlamaktadır.
Yolun aydınlık, ürünün bol ve aydınlatıcı olsun değerli Mehmet Ünver.

İsmail Metin Ayçiçek
22.08.2021

Aufrufe: 633

Nächster ArtikelGästebuch

2 Kommentare

  1. Merhaba Mehmet.

    Çoğu insanın cesaret edemeyeceği, aykırı tespitlerle dolu böyle bir romanı yazmaya cesaret etmenden dolayı tebrik ederim.

    Romandaki kurgular ve bilgiler duygularıyla hareket edeni memnun eder mi bilmiyorum ama ben ziyadesiyle beğendim.

    Yazı dili yalın ve akıcı. Başta insanı girdap gibi içine çekip sürüklüyor. Gelişme bölümünde elbetteki tarihi roman olduğu için, kronolojik bilgiler vermek zorunda kalmışsın. Bu okuyucuyu biraz sıkabilir. Ama sonrasında güzel toparlamışsın.

    Analitik düşünceden uzak, duyguların hakim olduğu coğrafyalardaki insanların çoğunluğu ilkel dürtülerinden kurtulamadığından din ve milliyetçilik sarmalına girer. Zihni yormak işine gelmez. Düşünürse rahatlığını kaybedecek belki de. O yüzden kolay olanı, inanmayı, özdeşim kurarak kazanım elde etmeyi tercih eder. Analitik düşünenler ise hayal gücüyle yeni bir dinin kitabını yazar, yüzyıllarca dünyayı kasıp kavurur. Ya da senin gibi güzel eserler vererek dünyaya bir çentik atar ve yüzyıllarca unutulmaz.

    Romanında tam da bu dediklerimin üzerine basmışsın. Duygulara en iyi hitap şekli, inanç ve kutsallık sosuyla ortaya koyulan manifestolardır. İsa, Muhammed vs öncüler bunun farkında olduklarından kitleleri peşlerinden sürüklemişlerdir. Güncel dönemlere baktığımızda cahiliye dönemi dedikleri dönem bizim ülkemizde hala sürüyor. Kitleler hala elinde kutsal kitaplarla meydanlara çıkan, esip gürleyenlerin peşinden sürükleniyor. Baş tacı ediyor. Hatta beşinci halife yapmaya çalışıyor.

    Evet “tüm iktidarlar zorbadır”. dediğin gibi duygu yoğunluğuna sahip insanlar güce tapar, güce tapanlara da ancak zorbalık hükmedebilir ve onları konsolide eder. Ali’nin handikapı da orda başlamış zaten. Muavviye bunu iyi bildiğinden Muhammed’i taklit etmiş gücü göstermekten imtina etmemiştir.

    “Dinlerin yarattığı çelişki ve kiliselerin parçalanmışlığı” tespitin yerinde bir tespit. Bunun farkına varan ve bu çelişkilerden yararlanarak, afyonlanmayan, düşünce üretip politikleşen Amedliler huzurlu birlikteliği yakalamışlar.

    Çok eşlilik meselesine gelince sanırım bu dinden bağımsız bir durum ve erkeklerin en büyük handikapı. Birçok erkek Hasan’ın yerinde olmak yada arzuladığı kadına ulaşmak ve bu durumu meşrulaştırmak için gökten bir ayet indirmeye muktedir olmak isterdi.

    Dünyamıza eserlerinle çentik atmaya devam et.

    Sevgiyle kal bilge insan.

  2. Ganimet Savaşları kitabı, dili ustalıkla kullanan yazarın İslam Peygamberi’nin ortaya çıkışı ve bir avuç insanla başladığı yolculuğunun İslam Devleti adıyla dünya çapında bir dine evrilmesini konu ediniyor. ‘Anlatıcı yazar’ edasıyla yazar, yeri geldiğinde romana dahil oluyor ve tarih, sosyoloji, psikoloji alanlarındaki derin okumalarının sonucu edindiği bilgi birikimini açıkça okuyucuyla paylaşıyor, okuyucunun farklı bir pencereden olaylara ve insanlara bakmasını istiyor.

    Kitapta evrenin yaratılışından başlayıp İslam Peygamberi’nin hayatı, mücadelesi ve onun ölümü sonrasında ortaya çıkan olaylar, yeni oluşumlar yazarın özgün yorumuyla veriliyor. Abbasiler’e kadar olan kısımda bir nevi devleti sağlamlaştırma mücadelesi, kutsal emanetlere ve dine bakış açısı özetleniyor. Aslında görünürde konu İslam Peygamberi iken alt metinde diğer tüm dinler de yazarın çıkarımlarından nasibini alıyor; seküler bakış açısıyla iktidarla ve devletle temas eden her din ve kutsal kirlenir mesajı veriliyor. Zira yazarın ifadesiyle “biri hakkaniyeti öğütlerken diğeri hak yemeye mecbur kılar.” Yazarın bir röportajında dediği gibi “Tarih insanların birbirini boğazlama hikâyesinden başka bir şey değildir.” tezini doğrularcasına kitapta çok şiddetli ve acımasız savaş ve katliam sahneleri veriliyor.

    Adeta bir betimleme ustası olan yazar, sadece görsel betimlemeyle kalmıyor özellikle savaş sahnelerinde bir yazarlık prensibi olan ‘söyleme, göster’ ilkesi gereği adeta etraftaki canhıraş mücadeleyi okurun da iliklerine kadar hissetmesini sağlıyor öyle ki kan kokusu burnumuza çalınıyor.

    Kitaptaki diyaloglar gerçekçi, çok sade ve duru bir ifadeyle okuru sıkmadan oluşturulmuş. Bu konuda bir okur olarak muzdarip olduğum tek husus; kitap içinde geçen yabancı kelime ve tamlamaların anlamlarını bulmak için okumayı sıkça bölmek durumunda kalmam. Özellikle Arapça, Farsça bu kelimeler Hilfül Fudul, Levhi Mahfuz, telviye…. vs gibi dipnotta verilebilir. Bu istisnai durum dışında eserdeki psikolojik tahliller, karakterlerin duygu durum analizleri, ruhsal çözümlemeler oldukça başarılı. Konu edindiği dönemde şiire, şaire verilen önemi anlatırken yazarın o dönemden bolca şiir örnekleri vermesi çok güzel ve etkileyici.

    Kitabın ilk bölümünde yapılan cennet tasviri Viladimir Bartol’un meşhur Alamut Kalesi romanında geçen cennet tasviri kadar sürükleyici. Bir ara yazar, çok fazla tarihi bilgi yüklü anlatımıyla dönemin telaffuzu güç kişi ve kabile isimlerinin de etkisiyle adeta tarih kitabı havasına bürünen eseri tam okuru bunaltmaya başlıyorken bunu farkediyor ve bu bölümleri kısa tutup yeni bir bölümde yine okuyucuyu büyülemeyi başarıyor. Yazar, çoğu yerde ironi yaparak okuyucunun ilgisini diri tutmaya çalışmış aslında bu tarzıyla okuru başka kaynaklardan da mukayeseli okumaya teşvik etmiştir.

    Freewriting (özgürce yazı) tekniğiyle yazılarına alıştığımız yazar bence zor bir yol olan tarih romanını seçerek üstelik spesifik bir zaman dilimi ve İslam Kutsalını, İslam Peygamberi’ni kendi yorumuyla anlatıyor. Ve yazarın kaynakçasına bakıldığında Samuel Johnson’ın da öğütlediği gibi “bir tek kitap yazmak için yarım kitaplık okuyunuz” sözünü tasdik edercesine geniş kapsamlı ve çok yönlü okuma yaptığı görülüyor. Bu kadar bilgi sarmalı içinde yazar sık sık araya girerek kendi yorumunu kendi üslubuyla özgürce paylaşarak özgün bir tarihi romana imza atıyor.

Kommentieren Sie den Artikel

Bitte geben Sie Ihren Kommentar ein!
Bitte geben Sie hier Ihren Namen ein