BELGESEL META-ROMAN · COBURG

ZINGARACOBURG

22 yıl saklı kalan tanıklık

Bir yazarın yarattığı karakter, gerçek hayatın içinde yeniden doğabilir mi?

Azad’ın Reutlingen’de başlayan yazarlık arayışı, Helen’in bakışından Mad’ın doğuşuna; Hannover Newroz’undan Coburg’a, Sofi ve daha sonra Zingara fikrinin gerçek hayattaki karşılığına uzanan bir yaşam kaydına dönüşür.

Yazar kitabın başında açıkça söyler: Bu bir romandır, fakat anlatılan olaylar kurgu olarak eklenmemiştir; gerçek kişiler haklı gerekçelerle değiştirilmiş isimlerle yer alır.

Bellek · Göç · Yazarlık · Aşk · Özgürlük · Coburg
Zingara Coburg kitap kapağı
M. Mehmet Ünver
Kitabın Başındaki Ön Söz

M. Mehmet
Ünver

Coburg · 12.12.2004

“Dünyada her şey vardır; eksik olan tek şey Zingara’dır.”

Ön söz, tek bir insanın çözümsüz bırakılan sorununun bütün insanlığın ortak sorunu olduğunu savunur. Zingara’yı yalnız bir roman kişisi değil, insanlığın eksik bırakılmış rengi ve medeniyetin sınandığı bir ölçü olarak tanımlar.

Yazar ayrıca eserin yayımlanmasında başta Nihal Olgun ve Serhat Yalçın olmak üzere emeği geçen dostlarına teşekkür eder.

Değerli okur: Metnin hemen ardından gelen açıklamada, anlatılan olayların yaşandığı, birebir tanıklık edilip kayda geçirildiği ve gerçek kişilerin adlarının gerekçeyle değiştirildiği belirtilir.

“Birçok haklı kaygı ve gerekçeden ötürü 22 yıl boyunca saklanan bu romanın gün yüzüne çıkma vakti geldi.”

Öne Çıkan Okur Yorumu

Nihal
Olgun

“Zingara Coburg, düşünsel anı türüne güzel bir örnek oluşturabilecek başarılı bir çalışma.”

Nihal Olgun · 30.06.2025
Yorumunda kitabın yazılış sürecinin yazarın yaşam öyküsüyle birlikte ilerlediğini; olayların yalnız kendisini değil, onların oluşturduğu duygu birikimini de taşıdığını vurguluyor.
Roman Hakkında

Romanın
doğuşunu anlatan
bir roman

İlk bölüm Reutlingen’de, Azad’ın çalıştığı imbis ile karşıdaki fırında çalışan Helen arasındaki sessiz bakışlarla açılır. Helen, Azad’ın zihninde Sümer tanrıçası İnanna’yı çağrıştırır ve Mad romanının yazılış sürecini harekete geçirir.

Azad aynı anda göçmenlerin hukuki, sosyal ve gündelik sorunlarının yükünü taşır. Bir yandan herkesin kendisinden beklediği rollere yetişmeye çalışırken bir yandan “sadece Azad” olabileceği, yazabileceği ve özgürleşebileceği bir alan arar.

Hannover’deki Newroz’dan sonra Coburg’a yönelen yolculuk, romanın ikinci sahnesini açar. Sofi, Ali, Şengül ve şehrin küçük mekânları; gerçek hayat ile yazılan romanın birbirine karıştığı yeni bir edebî laboratuvara dönüşür.

01

Yazarlık ve Kimlik

Azad, toplumun ona yüklediği rollerden sıyrılıp yeniden yazar olma arzusuyla kendi kimliğini arar.

02

Gerçek ve Roman

Mad, İnanna ve Zingara fikirleri ile gündelik yaşam iç içe geçer; yazılan metin hayatı, hayat da metni dönüştürür.

03

Göç ve Özgürlük

Reutlingen, Hannover ve Coburg arasında göçmenlik, dayanışma, siyasal geçmiş ve bireysel özgürlük arayışı sürekli karşı karşıya gelir.

Okuma Örneği · Sesli Okuma

Zingara Coburg’un başlangıcını ilk beş bölümle okuyun ve dinleyin.

İlk beş bölüm PDF’den alınan tam web metnidir. Bölümü açıp okuyabilir veya Türkçe kadın sesiyle dinleyebilirsiniz.

PDF Olarak Oku
Zingara Coburg kitap kapağı
01 Bölüm 1 Oku · Dinle +
Bölüm 1 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

Yazar için yaşanan her olay, geçmiş ile geleceğin kesiştiği andır.

Azad aksak ayağıyla dengesini bulmaya çalışırken, alnındaki teri kolunun tersiyle sildi. Bıçağı kızaran ete her sapladığında bir duman ve yağ bulutu üzerine çöküyordu. Ama gözleri çoktan yolun karşısına, akşamın serinliğini emen fırının ışıklı camlarına takılıp kalmıştı.

Geniş camların ardında Helen vardı. Saçlarını arkadan toplamış, kâkülü yana düşmüştü. Bu sıradan hâli bile Azad’ın zihninde bir yıldırım çakıyordu: Bu, Abzu’daki köknarın gölgesinde gördüğü, Sümer Tanrıçası İnanna’nın ta kendisiydi.

Onu ilk gördüğü günü unutamıyordu. Şiddetli yağmur altında fırından çıkıp imbise koşmuş, saçlarından süzülen damlalara aldırmadan gülümsemişti:

“Merhaba!” Mekânın serin duvarlarında yankılanan bu ses, Azad’a Mad’ın flütünden yükselen ezgiler gibi dokunmuştu.

“Ben Helen. Karşıdaki fırında işe başladım,” diye eklemişti. O an, dağın ardından yükselen ışık hüzmesi gibi, imbisin loşluğunu yırtıp geçmişti. Kısacık tanışma, Azad’a bir ömür gibi gelmişti.

“Ne istersin?” diye sordu Azad. “Şu salatadan... Sos da olabilir,” dedi Helen. Salatayı uzatırken, Azad’ın içinde tek bir dilek yankılandı: Bu an bitmesin, sonsuza dek sürsün.

Ücreti öderken Helen’in parmakları bozuk paraların üzerinde hafifçe titredi. O küçücük, neredeyse görünmez titreyiş, Azad’ın kalbini yerinden oynatan bir deprem gibiydi.

“Teşekkür ederim,” dedi Helen ve yeniden yağmura karışarak fırına döndü.

Her şeyin çabucak bitivermesine içerleyen Azad, söylenmemiş cümlelerin ağırlığını omuzlarında taşıyan bir heykel gibi hareketsiz kaldı. Delilik sayılacağını bilse de içinden geçen buydu: Onlar, başka bedenlerde buluşmuş iki eski ruhtu.

O günden sonra fırına bakmaktan kendini alamadı. Azad için fırın, âdeta ekmek pişen bir yer değil; Helen’in arınmış bedenini taşıyan bir mabeddi.

Oysa o ne dervişti ne de kahraman. Yalnızca bir kalbinin sıcaklığında insan olmayı hatırlamak isteyen bir yolcuydu. Helen’i düşünmek, kendini iyileştirmenin tek yoluydu.

Helen’in farkında bile olmadığı bir masumiyetin içinde kaybolmuştu. Bir keresinde, müşterinin parası yere düştüğünde Helen eğilip bozukluğu aldı. Azad gözlerini kaçırmaya çalışsa da yakalanmış bir suçlu gibi donup kaldı. Helen’in yüzünde öfke mi, hayret mi, yoksa belli belirsiz bir tebessüm mü vardı, seçemedi. Tek tesellisi, kadının imbise girip hesap sormamasıydı. Yüzü kızarmış, gözlerini pizza hamurunun üzerine gömmüştü.

Artık Azad, fırına baktığında Helen’in kendisini fark ettiğini düşünüyor, utanıyordu. Onun özellikle imbise hiç bakmaması, yanlış bir şey düşündüğünün işaretiydi sanki.

Azad, içinden onunla konuşuyordu: “Beni yanlış anlama! Sadece... sadece yıllardır özlediğim İnanna’nın gözlerini taşıdığın için bakıyorum.”

Ama artık tek çare yazmaktı. İçinde biriken, taşan, onu boğacak gibi olan duyguları, gündelik gürültünün arasında söyleyemediği her şeyi, ancak kâğıdın sessizliğine dökebilirdi. Mad ile İnanna’nın hikâyesini yazarken aslında kendi yarım kalmış ezgisini tamamlıyordu.

Roman, onun hem sığınağı hem de içindeki çığlığı dünyanın gürültüsüne karşı saklamanın tek yoluydu. Çünkü ona göre “normal” hayat, çoktan ince ince örülmüş, herkesin rolünü oynadığı büyük bir yalandan ibaretti.

02 Bölüm 2 Oku · Dinle +
Bölüm 2 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

Yalnızken fırının ışıkları altında gördüğü Helen’in gülüşü, Azad’ın içindeki yükü hafifletiyordu.

Ama imbisin kapısı her açıldığında, dışarıdan içeri bir başka hayatın, göçmenlerin, mültecilerin bitmeyen sorunlarının ağırlığı giriyordu.

Telefonlar sustuğunda bile zihni dinlenmezdi. İnsanlar ondan tercüman, arabulucu, başkan olmasını istiyor; ama hiç kimse Azad’ın yalnızca kendisi olmasına izin vermiyordu.

Sanki Arge köyünün tapınağındaydı; fakat rahibe Ram yoktu. İnsan lar dua değil, çare arıyordu; büyü yapması için ona geliyorlardı.

Daha lise yıllarında arkadaşları hatıra defterine “Sen gelecekte bizim imamımız olacaksın!” yazmış, öğretmenleri “Büyük Adam” demişti.

Nakşibendi şeyhleri ise “Senin yıldızın parlak, çok meşhur olacaksın,” diyerek onu bu yaşama hazırlamışlardı.

O gün başlamıştı tanrılaşmaya, herkese vermeye. Ama zamanla günler sıkıcı bir hâl almıştı. İnsanların sözleri kulaklarında çınladığında, yaptığı işlerden zevk almıyordu artık:

“Azad, bu iş nasıl olacak?” “İyi ki sen buradasın.” “Sen yaparsın, sana güveniyoruz.” “Sisteme kafa tutarken kadının ve çocukların esiri olamayız.” “Bir savaşı kaybetmek, bütün savaşları kaybetmek değildir!” Aksak ayağıyla imbisin dar koridorunda bir o yana bir bu yana yürürken zihni de aynı şekilde savruluyordu.

“Ne zaman ‘Yeter’ diyecekler?” diye geçiriyordu içinden. İnsanlar kaybettikçe hırslanıyor, kazandıkça iştahları kabarıyordu. Kazanmak da kaybetmek de birer tapınağa dönüşmüştü. Başını ellerinin arasına alıp mırıldandı: “Kaçıp buradan uzaklara gitsem daha iyi. Burada hayal kurmaya bile vakit bulamıyorum. Onca işi yarım bırakıp gitmek de bana yakışmaz.”

Ama hemen ardından acı acı güldü: “Bak hâlâ! Giderken bile herkesi memnun etme derdindeyim.” Karanlıktan çıkıp gelen yabancı düşünceler her yerde yakasına yapışıyordu.

“Beni bu tapınak kültürlü toplumda girdap gibi içine çeken ne? Bugüne dek kaç tapınaktan kurtuldum; bundan da kurtulmalıyım. Mad’ın köyü Arge bile buradan daha özgürdü. On yılımı bu insanlara verdim. Yuva kurdum, dağıttım. Hücrelerde hapis yattım...”

Reutlingen, kölelerin kaçmak istediği kasvetli Uruk’a benziyordu. Azad’ın huzur bulabildiği tek yer imbisti. Gürültüyle çalışan havalandırmaya rağmen döner ve yağ kokusunun birbirine karıştığı bu serin mekân, uzun zamandır onun sığınağıydı.

İnsanlar burada da peşini bırakmıyordu; ama karşı fırındaki Helen’in varlığı yüreğini yatıştırıyordu.

“Burada yapamayacağım, gitmeliyim,” diye geçiriyordu içinden. Ardından hayıflandı: “Keşke bu ben olmasaydım; ömrümün sonuna kadar fırında çalışan Helen’i seyretmek isterdim.”

İnanna’yı bulmuşken yeniden kaybetmek üzereydi; tıpkı Mad’ın kurtardığı İnanna’nın eski sevgilisi Tammuz’a dönmesini izlerken içine çöken hüzün gibi.

Helen’i de beraberinde götürebilseydi ne güzel olurdu. “İnsanın, dokunmayı aklına bile getirmeden seyrederken yüreğini huzurla doldurduğu gibi keşke Helen de bir mehtap olsaydı!”

Ama bu, delice bir hayalden öteye geçmiyordu. Veda etmeden giderse, ardından bırakacağı kalbi kırık onca insan varken, o sadece Helen’i düşünüyordu.

Oysa iki yabancıydılar. Helen’in bir “Güle güle” sözünden başka karşılık vermeyeceğini bal gibi biliyordu.

Sonunda karar verdi: Mad’ı ve İnanna’yı anlattığı romanı bitirip Helen’e verecekti.

Bazen bu fikrin uçuk olduğunu düşünüyor, “Ya evliyse? Ya kocası kızarsa?” diye geçiriyor, sonra da:

“Ne olursa olsun!” diyordu.

03 Bölüm 3 Oku · Dinle +
Bölüm 3 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

Azad döner makinesinin önünde biriken yağı temizlerken, Mardinli Ahmet Dayı içeri girdi. Kapıdan selam verip yanına geldi, tokalaştılar.

“Azad, nasılsın?” “Teşekkür ederim Ahmet Dayı, iyiyim. Ya sen?” “Ben de iyiyim. Avukattan mektup geldi, bir baksana. Başkalarına okuttum ama anlamadılar.”

Ceketinin cebinden katlı bir kâğıt çıkarıp uzattı. Azad mektubu açtı, dikkatle okudu. Sonra açıkladı: “Federal Göç ve Mülteci Dairesi (BAMF) iltica başvurunu reddetmiş. Avukat, itiraz için yeni delil istiyor. Acilen randevu alman gerek.”

Ahmet Dayı’nın yüzü çöktü. “Benim için arayıp randevu alır mısın?” “Yarın sabah ararım.” “Tercümanlığa da gelirsin, değil mi?” “Randevuyu çarşambaya alırım. İmbisi açmadan işimizi bitiririz.” “Çok sağ ol. Sen de olmasan...” “Sorun değil. Yeni deliller varsa onları da getir.”

Ahmet Dayı başını sallayıp mektubu cebine koydu. Elleri titriyordu; o titremede hem kaygı hem çaresizlik vardı.

Kapıya yöneldiğinde, eşikte market torbasıyla Mustafa belirdi. Selamlaştılar. Mustafa, Ahmet Dayı’ya “Bekle, hemen geliyorum,” dedi; sonra Azad’ın yanına geçti.

“Çocuğu yarın okula yazdıracağım. Kimse gelemiyor. Sen gelebilir misin?”

“Kaçta?” “Sekizde, belediyenin arkasındaki okulda.” “Tamam, sabah oradayım.” “Sağ ol.” Bir an durdu, sesi kısıldı: “Biraz borç verebilir misin? Memlekete yollayacağım.” Azad kasayı açtı, birkaç banknot çıkarıp uzattı. “Bu kadar yeter mi?” Mustafa parayı hızlıca aldı, ceketinin iç cebine koydu. “Yeter. Ay başında getiririm.” “Acelesi yok, Mustafa.” Teşekkür edip çıktı. Azad yeniden yalnız kaldı. Onun için bu sıradan bir gündü. Her geçen gün ruhu aşınıyor, duygusallığını biraz daha kaybediyordu.

Kan görmeye alışmış bir doktor gibiydi. İnsanların gözyaşları bile artık kalbini sarsmıyordu. Oysa az önce yaşanan, sıradan bir olay değil, hem bireysel hem toplumsal bir trajediydi.

Ahmet Dayı, köyü yakılmış, evini barkını kaybetmiş milyonlarca Kürt’ten biriydi.

Çocuklarıyla birlikte kaçak yollarla geldiği Almanya’da dört yıldır ne burada ne oradaydı; her gün sınır dışı edilme korkusuyla yaşıyordu.

Onu bir gün götürseler, Azad belki bir hafta sonra adını bile hatırlamayacaktı.

Bugün “hemşerim” dediği adam, yarın dükkândan döner alan yabancı bir müşteri kadar bile hatırlanmayacaktı.

Yaşarken hiçliğe uğurladığı insanlarla, gerçeğe dokunmadan geçip gidiyordu.

Her düşünce, kendisine yabancılaşan benliğini suçüstü yakalamak gibiydi.

Hayat bu muydu? Gerçek Azad kimdi?

Birden fark etti: İnsanlar ondan iyi bir baba, eş, dost, hatta kurallara uyan bir vatandaş olmasını bekliyordu; ama hiç kimse ondan “Azad” olmasını istemiyordu.

Roman yazmasını, kendi gerçeğini kurmasını beklemiyordu hiç kimse.

Göçmenlerin derdi belliydi: dava, mahkeme, tercüme, para... Hepsi hayatta kalma telaşındaydı.

Onların dünyasında romanın yeri yoktu. Ama Azad biliyordu: Bu hayat başlı başına bir yalandı. Yazılanlar, yaşananlar, itiraflar bile birer yanılsamaydı. Doyumsuz iştahla doğaya saldıranlar, adaletsiz rekabetle zirveye koşanlar, insan varlığını değersiz görenler, hak talepleri için birbirini öldürenler...

Hepsi aynı yalanın ortaklarıydı. Oysa onun özürlü dünyasında, hak için ses yükseltmeye bile gerek yoktu; bir rica yeterdi.

Ayağındaki sakatlık bu farkı öğretmişti ona: Yavaş yürür, ayrıntıyı daha derinden hissederdi. Gerçek, tam da o yavaşlığın içindeydi. Kim olduğunu hatırlamaya başlıyordu. Zamanı geri getiremezdi ama kaldığı yerden devam edebilirdi. Toplumun dayattığı bu hayatın normal olmadığını artık biliyordu. Tek çıkar yol, gitmekti. O derin düşünce, gece yarısı çalan telefonla bölündü. Yatağında doğrulup oturdu. Numara görünmüyordu. Açtı. “Azad Abi, kaza yaptım; hastanedeyim. Doktorlar ne diyor anlamıyorum...”

“Hangi hastane?” “Reutlingen.” “Tamam, yarım saatte oradayım.” Telefonu kapattığında bir kez daha hissetti: Bu şehir, artık ona nefes aldırmayacaktı.

04 Bölüm 4 Oku · Dinle +
Bölüm 4 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

Azad Sümer tarihini, mitolojisini ve inançlarını araştırıyordu. İnternetten topladığı bilgilerle yetinmiyor, fırsat buldukça kütüphaneye gidiyordu.

Gündüzleri insanların dertleriyle uğraşıyor, geceleri uykusunu feda ederek romanını yazıyordu. Her satırda kendisiyle yüzleşiyor, yazdıkça daha derin bir çatışmaya düşüyordu.

Mad, onun yarattığı bir kahraman mıydı, yoksa kendisi onun gölgesinde mi yaşıyordu? Kimi zaman karakterine sığınıyor, kimi zaman karakteri onu yönetiyordu. Bu geçici bir bütünleşme miydi, yoksa sağlıksız bir bağlanma mı, kestiremiyordu.

Gerçek hayatta yapamadıklarını kahramanına yaptırarak teselli buluyordu. Eğer roman, değiştiremediği dünyadan bir kaçışsa, bu daha da korkutucuydu. Çünkü hayalin sınırını aşmak ağır sonuçlar doğurabilirdi.

Her gün yazıyor, siliyor, düzeltiyor, yeniden yazıyordu. Kendi sözleri mi, yoksa Mad’ın sözleri mi sayfaya düşmeliydi? “Bu benim hikâyem!” der gibi baskı yapan Mad’a kulak verirse, kendi sesi nerede kalacaktı?

Ama bir yazar olarak kahramanını özgür bırakmak da göreviydi. Bu sancılı süreçte dünyadan kopmuş gibiydi. Aklını en çok kurcalayan şey, romanı Helen’e nasıl ve hangi sözlerle vereceğiydi.

Belki de her şey gizli kalsa daha iyiydi. İçinden bir ses“Gider ayak başına bela açma,” diyordu. Ama başka bir ses fısıldıyordu: “Hiç değilse ona baktığından dolayı seni suçluyorsa, özrünü vermiş olursun.”

Sonunda kararını verdi. Yazıcıdan çıkardığı roman nüshasını büyük sarı bir zarfın içine koydu. Yanına bir de mektup ekledi: ---

“Değerli Helen!

Bu satırları sana vermek bana bile tuhaf geliyor. Belki manasız bulacaksın; ama içimde taşıyamadığım bir düğüm var. Hoşuna gitmezse özür dilerim. Kızarsan, okumadan atabilirsin. Benim için buraya kadarını yazabilmek bile yeter.

Aylardır aynı şehirde nefes alsak da birbirimize yabancıyız. Yakında bu şehirden gideceğimi bilerek, bu ağırlığı geride bırakmak istedim. Belki fark ettin, bazen sana baktım. Belki bu yüzden bana kızdın. O bakışların yükünü yanıma alıp gidemem.

Sana her şeyi bir mektupla anlatmam mümkün değil. Bunun için Mad’ın hikâyesine sığındım. O roman aslında benim romanım. Sana hediye etmek istedim. Umarım okursun.

Farkında olmadan beş bin yıl sonra bir Sümer rahibini yeniden dirilttiğin için minnettarım.

Azad” ---

Mektubu zarfa koyduktan sonra uzun süre başucunda tuttu. Onu nerede, nasıl vereceğine kafa yordu. Kahve içmeye davet etmeyi düşündü; ama Helen yanlış anlar, reddederse?

O zaman kırılacak, belki de bir daha görmek istemeyecekti. Ya güzel bir veda anısı cehennem azabına dönüşürse? İşte o an, Azad için en büyük korku buydu:

Bir hayatı geride bırakırken hatıraları da paramparça etmek.

05 Bölüm 5 Oku · Dinle +
Bölüm 5 · Türkçe Kadın Sesi
Dinlemeye hazır.

Karın beyaz örtüsü altında, 2003’ün son gününde caddeler doluydu. İnsanlar hediyelerle birbirine sürtünerek ilerliyor, yüzlerinde yeni yıla taşınacak bir umut gibi gülümsemeler taşıyordu.

Bir gün sonra ömürlerinden bir yıl daha eksilecekti; ama yine de sevinmek için küçük gerekçeler buluyorlardı.

Ne olursa olsun, neşelerini yeni yıla aktarıyorlardı. Tıpkı Mad’ın köylülerinin her yıl tekrarladığı gibi; anlamını sorgulamadan bir ritüeli yerine getiriyorlardı.

Oysa dünya hâlâ Mad’ın köyü kadar savunmasızdı. Azad, öğle vakti elindeki sarı zarfla fırına girdi. Bu kez pasta almak için değil, çok daha zor bir niyetle gelmişti. İlk anda tezgâhın ardında Helen’i göremeyince hem rahatladı hem de hayal kırıklığı yaşadı.

Sıra kendisine gelince yaşlı fırıncı Jutta başını kaldırdı: “Ne istersin?” Dengesiz ve kısık bir sesle Azad, “Helen yok mu?” dedi. Jutta şaşkın bir ifadeyle gülümsedi. “Bugün izinli.”

Azad’ın yüzünden cesareti silinmişti. “Ona hediye getirmiştim, verirsen sevinirim,” dedi. “Tabii,” diyerek Jutta zarfı aldı. Artık geri dönüş yoktu. Azad’ın bacakları titriyor, kalbi gürültüyle çarpıyordu. “Mutlu yıllar!” diyerek arkasını dönüp hızla kapıya yöneldi. Çocuksu bir heyecanla ışıklarla, Noel ağaçlarıyla süslenmiş kalabalığa karıştı.

Sıcak şarap kokusunun soğuk havada donmuş, tatlı bir buhar gibi yükseldiği tezgâhların arasında yürüdü.

Aroması ciğerine kadar işliyor, kırmızı kupalardan yükselen buğu, insanların yüzüne ince bir sıcaklık perdesi gibi yayılıyordu.

Bir an, şehrin sokaklarında yükselen mistik bir melodi işitti. Kalabalığın arasından güçlükle öne çıktı. Aztek-Maya desenli ponçolar giymiş Perulu bir grup gördü. Biri panflüt, diğeri devasa bir kamış boru, üçüncüsü ise gerilmiş iki tel çalıyordu.

Azad’ın gözlerinde Mad’ın köyünde çaldığı Büyülüdil canlandı. Kadim ezgiler, tarih öncesinden gelmiş gibi ruhunu sardı. Cebinden bozuk para çıkarıp yere serili mendile bıraktı. Ardından tebessüm ederek yoluna devam etti. Ama kalbinin derininde başka bir korku büyüyordu: Kalabalığın içinde Helen’le hazırlıksız karşılaşma ihtimali. Adımlarını hızlandırdı. St. Marien Kilisesi’nin önüne gelince durdu. Göğe yükselen gotik kuleye, taşlara işlenmiş insan ve hayvan figürlerine baktı.

Sanki bir zaman tüneli açıldı ve her şey bir anda değişti. Azad o an hangi zamanda yaşadığından emin değildi. Bu, bir çağdan ötekine geçiş miydi, yoksa aklın incecik bir çizgide savruluşu mu, bilemedi.

Artık o Mad’dı ve kendisinin farkındaydı. Kapısında sekiz sakallı azizin arasında duran Mesih’in heykeli vardı. Ansızın kara bulutlar gökyüzünü kapladı. Sislerin sardığı meydana derin bir sessizlik çöktü. Azad mı kilisenin önünde duruyordu, yoksa Mad mı, belli değildi. Sanki ikisi tek bedende birleşmişti. Mad’ın rahiplik giysileri, parlak taşlı yıldız kolyesi boynunda parlıyordu. Bir rüzgâr esti; taşların dili çözüldü.

Heykeller canlandı. Başlarını çevirip gözlerini ona diktiler. Birinin parmağı tehditkâr biçimde sallandı, diğeri asasını kaldırdı. Mesih kutsal kitabı öfkeyle kapattı ve gök gürültüsünü andıran bir sesle haykırdı:

“Git buradan!” Mad korkusuzca gözlerini dikti. “Yanılmışım!” dedi. “Çağlar değişiyor, insanlar değişiyor... Ama tapınaklarınız ve büyüleriniz hiç değişmiyor.”

Ayağı aksıyordu ama duygularının temposuna uyarak yürüyordu. Işıltılı satış tezgâhlarının arasından geçip şehrin karanlık sokaklarına karıştı.

Bedenen yavaş ilerliyordu; ama ruhu fırtınadan farksızdı. Arkasında ışıl ışıl ama içi çürümüş bir şehir kalmıştı; önünde ise, karanlıkta parlayan başka bir gerçeklik uzanıyordu. Azad, geri dönüşü olmayan adımlarla karanlıkta kayboluncaya kadar yürüdü.

Zingara Coburg

Roman yazılırken,
hayat da yeniden yazılır.

Tüm Romanları Gör